2026 sahnesi, aynı anda iki şeyi başarıyor: Bir yandan "ilk kez" duygusunu tazeleyen yeni yapımlar üretiyor, diğer yandan da kendini tekrar tekrar kanıtlamış işlerin yoluna güçlenerek devam etmesine alan açıyor. Bu çift yönlü tempo, sezonu yalnızca dolu bir takvim olmaktan çıkarıp gerçek bir tiyatro gündemine dönüştürüyor; şehir, sahneye bakmadan plan yapamaz hâle geliyor.
Bu yılın oyun seçkisinde ortak bir nabız da var: aile ve ilişkiler. Kardeşler arasında kıran kırana rekabet, baba–kız bağına sızan kırılganlık, aşkta inatlaşmanın komediye dönüştüğü anlar, geçmişin kapısını aralayan yüzleşmeler ve "yeniden başlama" ihtimali... Üstelik bu temalar tek bir tonda kalmıyor; kimi iş kahkahayla açılıyor, kimi içe işleyen bir yerden vuruyor. Aynı akşam bir yanda yıldız isimlerle genç tiyatrocuları buluşturan kalabalık kadrolu prodüksiyonlar, diğer yanda tek bir oyuncunun sahneyi bir evrene çevirdiği tek kişilik performanslar var; yer yer seyirciyi de oyuna dahil eden interaktif anlatılarla izleyici, yalnızca izleyen değil "tanık" olan tarafa çekiliyor. Serkan Keskin'den Haluk Bilginer'e, Merve Dizdar'dan Dilan Çiçek Deniz, Tansu Biçer ve Selçuk Yöntem'e, Ayda Aksel ve Alina Boz'dan Zuhal Olcay ve Cengiz Bozkurt'a uzanan güçlü isimler bu sezonun tonunu belirlerken, bu liste de tek tek başlıklardan fazlasını, bir gecede hem eğlenip hem kendine yakalanma ihtimalini vadediyor.

"İnsanlar bazen nasıl bir inancım olmadığını anlayamadıklarını söylüyorlar... Bu cümledeki korkaklık seviyesine dayanamıyorum." Dalgakıran, tam bu sert cümleyle kapıyı açıp sizi rahat bırakmayan; kaybı, inanç fikrini ve hayata tutunma meselesini büyük laflara yaslanmadan, çıplak bir dürüstlükle yoklayan tek kişilik bir sahne karşılaşması. Simon Stephens'in metni, kaybedilenlerin sadece bir "eksilme"den ibaret olmadığını, geride kalanla kurulan ilişkinin insanı dönüştüren bir şeye de evrilebileceğini hatırlatırken; Çağ Çalışkur rejisinde Serkan Altunorak tek başına sahnede öfke, kırılganlık ve direnci aynı nefeste taşımayı başarıyor ve oyunun çıkışında bir süre konuşmayı unutturuyor.

Bildiğiniz baba–kız ilişkilerinden hem çok farklı, hem de bir o kadar ortak bir hikâye. Zamanın akışı çözülürken hafızanın silikleştiği, tanıdık yüzlerin yabancılaştığı bir evin içinde gerçekle hayalin, dünle bugünün birbirine karıştığı sarsıcı oyun Baba, Haluk Bilginer ve Özlem Zeynep Dinsel tarafından omuzlanıyor. Alzheimer'ın bir ailede açtığı görünmez çatlakları kimi anlarda kahkahayla, sonunda ise boğaza düğümlenen bir duyguyla görünür kılıyor; hatırlamakla unutmak arasındaki bu yolculuk, izleyiciyi zaman karşısında insan kalmanın ne demek olduğunu yeniden düşünmeye davet ediyor.

Birinin dehası, diğerinin içindeki en karanlık duyguları uyandırdığında sahnede artık sadece müzik değil, bir hesaplaşma çalar. Amadeus, Peter Shaffer'ın kült metninden yola çıkarak Mozart'ın taşkın ve özgür yeteneğiyle Salieri'nin hayranlıkla başlayıp takıntıya dönüşen bakışını karşı karşıya getiriyor; müzik, güç, kıskançlık ve inanç gibi ağır temaları yüksek bir teatral gerilime çeviriyor. Işıl Kasapoğlu rejisindeki Çolpan İlhan–Sadri Alışık Tiyatrosu ve Piu Entertainment ortak yapımı, büyük prodüksiyon dili ve güçlü oyunculuklarla izleyiciyi sadece bir besteciler hikâyesine değil, "başkasının ışığına bakarken kendi karanlığını fark etme" hâline davet ediyor. Başrolde Selçuk Yöntem (Salieri) ve Tansu Biçer (Mozart), Constanze'yi ise Dilan Çiçek Deniz ve Özlem Öçalmaz paylaşıyor. Kapalı gişe performanslarıyla gündemde kalan ve 7. sezonuna uzanan yapım, aldığı ödüllerle de sezonun büyük işleri arasında.

Sosyal medyanın linç kültürü ve toplum baskısıyla sarsılan genç bir kadınla, sahil kasabasında kendi düzenini kurmuş bir kadının tesadüfi karşılaşması; hem Çağan Irmak'ın yazıp yönettiği ilk oyunu, hem de Alina Boz'un ilk sahne işi. Palamut Zamanı, Most Production ve Zorlu PSM ortak yapımı olarak umut dolu hikâyesiyle sahnede; başrollerde Alina Boz'un yanı sıra Ayda Aksel de yer alıyor. Kapalı gişe temsilleriyle dikkat çeken oyun, doğan kuşaklar arası yüzleşmeyi anlatıyor; şöhret, yalnızlık, hesaplaşma ve yeniden başlama cesaretini dram ile komediyi dengeleyen bir kadın hikâyesi üzerinden sahneye taşıyor.

Hayalperestliğin "naiflik" değil, cesaret sayıldığı bir akşam: Don Quixote (Don Kişot) Müzikali, Cervantes'in ölümsüz dünyasını müzik, dans ve canlı orkestrayla sahnede büyük bir gösteriye dönüştürürken, üç usta ismi ilk kez aynı yapımda buluşturmasıyla da sezonun en çok konuşulan buluşmalarından birine imza atıyor. Selçuk Yöntem, Zuhal Olcay ve Cengiz Bozkurt'un aynı sahneyi paylaştığı, Işıl Kasapoğlu rejisi ve müzik direktörü Volkan Akkoç yönetimindeki bu prestijli prodüksiyon; Çolpan İlhan & Sadri Alışık Tiyatrosu ile Piu Entertainment ortak yapımı olarak kapalı gişe yoluna devam ediyor. 30 kişilik dansçı ve oyuncu kadrosu ile 15 kişilik canlı orkestranın taşıdığı dev ölçekli yapım, görkemli dekor ve güçlü görsel dünyasıyla müzikal izlemekten çok daha fazlasını; kahramanlığın bazen kılıçtan değil, hayal kurmaktan geçtiğini yeniden hatırlatan, coşturan bir sahne şöleni sunuyor.

Bağımlılığın yalnızca bir alışkanlık değil, insanın kimliğini ve ilişkilerini içten içe dönüştüren bir kırılma hattı olduğunu gösteren sert ama çok insani bir yüzleşme anlatısı sunan ve Merve Dizdar'a sahnedeki performansıyla önemli ödüller kazandıran bir oyun, İnsanlar Mekanlar Nesneler. Utanç, inkâr, kontrol arzusu ve "yeniden başlayabilme" ihtimali arasında gidip gelen bir hayatta kalma mücadelesini, geçmişin ağırlığından kurtulmaya çalışan bir karakterin iniş çıkışlarla dolu içsel yolculuğu üzerinden sahneye taşıyan oyun, idPRo ve Zorlu PSM iş birliğiyle, bağımlılığın etrafındaki sessizliği parçalayarak izleyiciyi rahat ettirmeyen ama tam da bu yüzden etkisini uzun süre koruyan bir hikâye kuruyor.

İlişkiler bazen en çok, konuşamadığımız yerden kararıyor: Anlaşılmaz Konuşmalar, evlilik, sadakat, güven ve takıntı gibi "gündelik" görünen başlıkların altındaki gerilimi kazıyıp çıkaran; modern hayatın duygusal arızalarını sert, çok katmanlı bir dramatik yapıyla sahneye taşıyan bir oyun. Avustralyalı yazar Andrew Bovell'ın metninden, Ekin Tunçay Turan çevirisiyle sahneye uyarlanan yapım; birbirinden kopuk gibi başlayan hikâyeleri tek bir psikolojik hat üzerinde buluştururken, izleyiciyi konfor alanında tutmayan sorularla baş başa bırakıyor. Muharrem Özcan rejisi ve 9192 Prodüksiyon yapımcılığıyla sahnelenen oyunda İsmail Demirci, Bahadır Vatanoğlu, Şirin Kılavuz ve Gizem Erdem'in yer aldığı kadro, metnin karanlık tonunu "abartıya kaçmadan" taşımayı başarıyor. Anlaşılmaz Konuşmalar'ın gücü, büyük laflar etmekten çok, küçük anların içinde büyüyen çatlakları göstermesinde: bir gecede, birkaç cümlede, bazen de tamamen sessizlikte ortaya çıkan o kırılmalar... Sezonun iddialı dramları arasında adını yazdırmaya aday yapım, "iyi misin?" sorusunun cevabını kolay vermeyen bir seyirlik arayanlar için güçlü bir durak.

Dijital çağın dönüştürdüğü ilişkiler, beden politikaları, arzu ve güç ekseninde dolaşan İyi Değilim Ama Anlatacak Kadar da Kötü Değilim; zaman zaman rahatsız edici ölçüde dürüst, ama tam da bu yüzden çarpıcı bir yüzleşme alanı açıyor. Esra Dermancıoğlu'nun yazıp yönettiği ve Deniz Karaoğlu'yla başrolü paylaştığı; cesareti kırılganlıkla, sertliği kara mizahla dengeleyen bu çağdaş sahne anlatısı, yeni sezonun en çok konuşulan işlerinden. Göz alıcı sahne tasarımına sahip ve bu çok katmanlı oyunun yapımcılığını Alara Hamamcıoğlu Bayraktar, yapımını ise Satsuma üstleniyor.

Bir romantik komedinin en heyecanlı anı, çoğu zaman "tanışmadan hemen önce"dir—her şeyin hâlâ mümkün olduğu o kısa karanlık. Jean-Pierre Martinez'in Türkiye'de ilk kez sahnelenecek oyunu Fanteziler, tam da bu ihtimal duygusunu sahnenin merkezine koyarken; çağdaş, hafif sürreal dokunuşları olan anlatısıyla aşkın hayal–gerçek arasındaki gerilimini kurcalıyor. Üstelik Martinez, oyunun Türkiye prömiyerini izlemek üzere İstanbul'a geliyor; yazarıyla aynı salonda aynı geceyi paylaşma fikri bile bu gösterimi ayrı bir "an"a çeviriyor. Art-Niyet'in sahnelediği yapımın yönetmenliğini Mehmet Açar üstleniyor; sahnede Özden Dilek Karakışla ve Aydın Soysal var. Fanteziler, iki kişinin her gün aynı mekânda birbirine bakıp durduğu ama konuşmaya cesaret edemediği o tanıdık hâli, "ya hayal ettiğim kadar büyüleyici olmazsa?" endişesiyle birlikte ele alıyor; çünkü bazen tanışmak, olasılıkları çoğaltmak değil, daraltmak gibi gelir.

Babaanneleri tarafından büyütülen iki kız kardeşin yıllar içinde açılan mesafesi, yeniden karşı karşıya gelmeleriyle birlikte geçmişin izlerini de sahneye çağırırken; oyun farklı zaman ve mekânlara yayılan anlatımıyla aile bağlarının nasıl şekil değiştirdiğini, "güçlü kalmak" ile "yalnızlaşmak" arasındaki gerilimi ve birlikte iyileşmenin mümkün olup olmadığını samimi bir dille sorguluyor. Tülin Özen ile Nilperi Şahinkaya'yı ilk kez aynı tiyatro sahnesinde buluşturan, Anıl Can Beydilli'nin yazıp yönettiği, hikâyesi Önem Günal'a dayanan Ballı Süt; trajikomik kardeşlik hikâyesiyle sezon boyunca Türkiye'nin farklı şehirlerinde izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor.
1. dondurma,
25. pelerin takmak,
303. el ele tutuşan yaşlı insanlar,
2001. kahve...
Yedi yaşındaki bir çocuğun, annesinin ağır depresyonuyla baş etmeye çalışırken "hayata değer" bulduğu şeyleri tek tek yazmasıyla başlayan Harika Şeyler Listesi (Every Brilliant Thing), zamanla bir teselli listesinden çıkıp büyümeyi, kaybı ve iyileşme ihtimalini taşıyan tek kişilik bir anlatıya dönüşüyor. İzleyicinin de hikâyenin anlatımına dahil edildiği bu interaktif yapı, bir yandan kahkahayı canlı tutarken bir yandan da zihinsel sağlık, yas ve aile içi kırılmalar gibi zor başlıkları "umut" fikrini kaybetmeden dolaşıyor. Türkiye sahnelemesinde oyunu Bora Akkaş yorumlarken, rejide Lerzan Pamir imzası yer alıyor; her temsilde liste yeniden kuruluyor, salonun ortak duygusu hikâyenin parçasına dönüşüyor.

Aile olmanın çoğu zaman konuşulmayan yüklerini ve fedakârlıklarını görünür kılan, temposu yüksek bir "yaşayın gitsin" çağrısı; BKM yapımı Bir Aile Provası: Yaşayın Gitsin, Evrim Yağbasan'ın kaleme aldığı ve Gülhan Kadim'in yönettiği; kara mizahın içinde ilerleyen trajikomik bir aile hesaplaşması. Merkezinde, annelerinin bakımı üzerinden yeniden karşı karşıya gelen; Hasibe Eren'den hayatını askıya almış küçük kardeş Figen'in ve Devin Özgür Çınar'dan yıllar sonra sürpriz bir dönüş yapan diyetisyen abla Çiğdem'in bitmeyen rekabeti var; kayıp sanılan altınlar, babadan kalan tuhaf miraslar ve bastırılmış duygular hikâyeyi hem komik hem de acıtan yüzleşmelere taşıyor. Kardeşler arasında kıran kırana çatışmanın hikayesi, Fatih Özkan, Sacide Taşaner, Süleyman Kara ve Ümit Beste Kargın'ın eşliğiyle sezon boyunca sahnede.

Bir sabah uyanıp ruhunuzun başkalarının bedenlerinde dolaşmaya başladığını düşünün: Güneşin Oğlu, tam da bu "mucize mi, felaket mi?" ikileminin içine atarak başlıyor ve gerçekliğin saniyeler içinde yer değiştirdiği, absürt bir hız tüneline sokuyor. Onur Ünlü'nün aynı adlı kült filminden sahneye uyarlanan yapım, Zorlu PSM prodüksiyonu olarak mizahı fantastikle harmanlayan özgün sahne diliyle "normal"i daha ilk dakikada bozan bir evren kuruyor. Onur Ünlü ve Nagihan Gürkan rejisinde; İbrahim Selim, Deniz Celiloğlu, İlayda Alişan, Beyti Engin, Ali Yoğurtcuoğlu, Zeynep Kankonde'nin yer aldığı geniş kadro, hayatı boyunca mucize bekleyen Fikri Şemsigil'in bir gün "Güneşin Oğlu" olduğunu öğrenmesiyle başlayan zincirleme kaosu sahnede büyütüyor. Fikri'nin yıllarca aradığı o "büyük an", bu kez ondan kaçmak istediği bir şeye dönüşüyor; komşudan gündelik rutine kadar her şey altüst olurken oyun, kara mizahı yükselterek sizi hem güldürüyor hem de "bu iş nereye varacak?" merakıyla yerinizde tutmuyor.

Bir parça alüminyum folyo... Çocuklukta masum bir ayrıntı gibi duran bir şeyin, yıllar sonra insanın içine yerleşmiş "ikincilik" hissini nasıl tetikleyebileceğini kim tahmin eder? En İyi İkinci, tam da bu küçük parçadan yola çıkıp büyüyen bir hikâye kuruyor: kıl payı kaçan fırsatların, gerçekleşmeyen ihtimallerin ve "Ya o an farklı davransaydım?" sorusunun zihinde açtığı çatlakları dokunaklı bir komediyle görünür kılıyor. Tek kişilik performansın yüksek temposunda Kürşat Demir, çocukluktan bugüne uzanan hatları geriye sararken, "ikinci" kalma travmasının aile dinamikleriyle nasıl beslendiğini adım adım açıyor; mesele kendi ailesini kurmaya, kendi düzenini kurmaya geldiğinde farkında olmadan verdiği tepkiler de oyunun asıl çarpıcı yerine dönüşüyor. Çünkü sahnede sadece bir itiraf izlemezsiniz: tekrar eden davranış kalıpları, refleksler ve savunmalar tek tek ortaya serilir ve bir noktada anlarınız; bu tepkiler çoğu zaman "yersiz" değil, sadece uzun zamandır konuşulmamış. Çeviri ve rejide Semih Değirmenci imzası bulunan oyun, güldürürken yakalayan, yakalarken de içselleştiren türden.

Bir toplum saatlerini "ayarlamaya" kalkıştığında, aslında neyi düzene sokmaya çalıştığını da ele veriyor: Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Doğu–Batı, eski–yeni gerilimini taşıyan o alaycı evrenini Serdar Biliş imzalı çağdaş bir sahne diliyle bugüne çekiyor. Sinema ile tiyatronun iç içe geçtiği bu yorumda Serkan Keskin, onlarca karakter arasında hızla dolaşırken anlatıya hem keskin bir tempo hem de ince ayarlı bir mizah kazandırıyor; izleyici, zamanla ve modernleşmeyle kurulan problemli ilişkiyi "sadece fikir" olarak değil, sahnede beden bulan bir çatışma olarak izliyor. Tuluğ Tırpan'ın müzikleri de bu dünyaya ritim tutarak oyunun ironisini ve gerilimini canlı tutuyor.

"Ben hiç risk almıyor muyum?! Tam 35 yıldır bu ülkede kadın kılığında sahneye çıkıyorum! Allah aşkına çocuklar; ben hiç risk almıyor muyum?" Seyfi Bey, 2007'de bir kış gecesi Günay Restoran'ın kulisinde, Seyfi Dursunoğlu'nun sahneye çıkmadan hemen önce Huysuz Virjin'e dönüşme ritüeli üzerinden Türkiye eğlence tarihine damga vuran bir ikonun iç dünyasına yakından bakıyor. Tek bir telefonla yön değiştiren o gece, oyunu yalnızca bir kulis hikâyesi olmaktan çıkarıp; sahnedeki persona ile sahne arkasındaki insan, cesaret ile bedel, geçmişin hatıraları ile geleceğin ihtimalleri arasında gidip gelen incelikli bir portreye dönüştürüyor. Huysuz Virjin'in metin yazarı olarak yıllar önce bu dünyaya adım atan Armağan Çağlayan'ın ustasına hayat verdiği yapım, Celal Kadri Kınoğlu rejisiyle izleyiciyi ortak bir hafızaya davet ediyor.
Birini sevmenin her zaman kolay olmadığı, hatta bazen sevginin bile "tutunmaya" yetmediği anlar var: Saat Kaç? Old Fools tam da bu kırılma yerlerini merkezine alan, bir ilişkinin yıllara yayılan hikâyesini parçalı bir zaman akışıyla sahneye taşıyan duygusal bir iki kişilik oyun. Tanışma anından başlayıp dönüm noktalarına, sıradan günlerin içine ve "ya hiç yaşamamış olsaydık?" ihtimaline sıçrayan anlatı; kimi anda güldürüp kimi anda boğaza düğümlenen bir hüzünle vuruyor, izleyiciyi de daha baştan hikâyenin içine çekerek ilişkinin başlangıcına ortak ediyor. Hızlı geçişleri ve duygudan duyguya savuran ritmiyle, hem metni hem oyuncu performanslarıyla "gecenin geri kalanını iptal ettirecek" kadar etkileyen, samimi ama sert bir yüzleşme hissi bırakıyor.

Tiyatronun "kusursuz" görünen ön yüzünü bir kenara bırakıp kulisin kalp atışına kulak veren Oyunun Oyunu, Michael Frayn'ın kült farsı Noises Off'tan uyarlanan, hızını daha ilk anda belli eden bir sahne çılgınlığı. Prova disiplini, aksayan planlar ve sahne arkası panikleri; güncellenmiş espri diliyle öyle bir ritme oturuyor ki, izleyici kendini bir anda bu kolektif kaosun parçası gibi hissediyor—kahkaha da tam burada başlıyor. Başrolde Engin Alkan, Günay Karacaoğlu ve Salih Kalyon'un taşıdığı geniş kadro, oyunun enerjisini bir an bile düşürmeden büyütürken; yapımın temposunu destekleyen üretim dili de dikkat çekiyor. DK Yapım imzalı, yürütücü yapımcılığını Gizem Ertürk'ün üstlendiği proje, yerelleşen dokunuşlarıyla seyirciye yakınlaşıyor; aynı zamanda kolektif emeği görünür kılan duruşuyla sezonun "iyi ki bilet almışım" dedirten, turnede de nabzı yüksek işlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Çocuklara "süper güç" denince akla pelerinler değil, alışkanlıklar gelsin diyen Süper Kahramanlar: Dünyamızı Koruyoruz!, tasarruf, bilinçli tüketim ve kaynak yönetimi gibi kavramları eğlenceli bir sahne oyununun içine yerleştirerek çocuklara hem oyun oynatıyor hem de düşünme biçimi kazandırıyor. Halkbank Çocuk Tiyatrosu'nun bu interaktif yapımı, günlük hayatın küçük seçimlerini "dünyayı koruyan" gerçek süper güçlere dönüştüren bir dil kuruyor. Hakkı Ergök yönetimindeki oyunda Azra Akın, çocuklara yol gösteren bir öğretmen karakteriyle hikâyenin merkezinde duruyor; "Azalt, Yeniden Kullan, Geri Dönüştür" fikrini müzik, dinamik karakterler ve pratik örneklerle canlı tutuyor. 6–12 yaş grubuna hitap eden tempolu kurgusuyla yapım, finansal okuryazarlığı soyut bir "ders" gibi değil, çocukların gündelik rutinine sızabilecek somut bir farkındalık gibi ele alıyor; ailesiyle birlikte izleyenler için de eve taşınan bir sohbet başlatma potansiyeli var.
Aşkın en komik tarafı bazen "inat"tır: Küçük Bir Aşk Masalı, romantik komediyi gündelik hayatın tanıdık hâlleriyle buluştururken, birbirine âşık ama aynı ölçüde dik kafalı bir kadınla bir erkeğin ilişki yolculuğunu zamanın içinde ileri geri kıvırarak anlatıyor. Tanışma anının heyecanı, küçük kırgınlıklar, büyük gururlar ve "ya şimdi değil de sonra?" soruları; hikâyeyi geçmiş–şimdi–gelecek arasında sıçrayan bir ritme taşıyor. Oyunun keyfi, kadın–erkek dinamiklerini klişeye yaslanmadan, mizahı ve güçlü diyaloglarıyla kurcalamasında. Üstelik izleyiciyi sadece izleyen tarafta bırakmıyor; akışa dahil ederek anlatının parçası hâline getiriyor ve salonda canlı bir ortaklık hissi yaratıyor. Gösterimden çıkınca gülümseyerek konuşacağınız türden sıcak, samimi tonu sayesinde her yaştan izleyicinin kendinden bir şey yakalayacağı o "tanıdık aşk hâli"ni, hafif ama akıllı bir yerden yakalıyor.