Bir çocuk neden bir gün oyuncaklarını bırakır? Hangi noktada kikir kikir oynadığı o oyun artık zevk vermez mesela? Burdan bakalım mı biz biraz?
Ebeveynlerin en sık yakındığı konulardan biri, çocukların oyun yerine ekranları tercih etmesi. Elbette teknolojinin çocukların yaşamındaki etkisini konuşmak önemli. Ancak bazen gözden kaçırdığımız başka değişkenler de oluyor. Ön ergenlik dönemindeki bir çocuk yalnızca tableti seçtiği için oyundan uzaklaşmıyor; büyüdüğü için de oyun yavaş yavaş eski büyüsünü kaybetmeye başlıyor.
Ebeveyn seanslarımda 8-9 yaş dönemindeki çocukların anne babalarından en sık duyduğum cümlelerden biri: "Küçük ergen, her şeye itiraz, her şeye sinir." Yaş dönemlerini etiketlemeyi seviyoruz biz. "2 Yaş Bunalımı", "3 Yaş İnadı"... Ve şimdi de "Ön Ergen!" Yaklaşık 9-12 yaş arasını kapsayan ön ergenlik dönemini, çocukluk ile ergenlik arasında kurulmuş hassas bir köprü gibi düşünebilirsiniz. Çocuk dışarıdan bakıldığında hâlâ çocuktur; ailesine ihtiyaç duyar, zaman zaman oyuncaklarına döner, çocukça kahkahalar atar. Ama içeride başlayan sessiz bir dönüşüm nedeniyle kendisini artık ne tam anlamıyla çocuk hisseder ne de ergen gibi. Psikanalitik kuram bize gelişimin yalnızca yeni beceriler kazanmak olmadığını söyler. Her gelişimsel adım, aynı zamanda geride bırakılan bir dönemin yasını da içerir. Freud'un tanımladığı anlamıyla yas, yalnızca sevdiğimiz bir insanı kaybettiğimizde yaşanmaz. Bazen bir kimliğe, bir döneme ya da kendimizle ilgili bildiğimiz bir hâle de veda ederiz, etmeliyiz de. İşte ön ergenlik tam da böyle bir dönemdir. Çocuk, farkında olmadan çocukluğunun yasını tutmaya başlar.

Bu vedanın ilk işaretleri çoğu zaman bedende belirir. Boy hızla uzar, beden değişir, ses farklılaşmaya başlar, ciltte değişiklikler görülür, vücudunda tüylenme başlar. Çocuk aynaya daha uzun bakabilir, görünüşüyle daha fazla ilgilenebilir ya da tam tersine bu değişimlerden rahatsız olabilir. Kıyafet zevkleri değişmeye başlar. Kesin çok sever diye aldığınız bir ayakkabının yüzüne bile bakmayabilir. Bir de üstüne azar işitebilirsiniz: "Bebek miyim ben bunu giyim?!" Yıllardır tanıdığı bedeni artık ona biraz yabancı gelmeye başlamıştır ve bu yabancılaşma gerçekten sancılıdır. Değişen tek şey beden ve kıyafetler olmaz tabi. Çocuğun oyunu da değişmeye başlar.
Bir zamanlar saatlerce oynadığı oyuncaklar odasında durmaya devam eder ama artık aynı heyecanı uyandırmaz. Oyun oynamak ister; fakat eskisi kadar keyif alamaz. Bu durum çoğu zaman ebeveynleri kaygılandırır. "Oyuncaklarını bıraktı, sürekli tablette." diye düşünürler. Oysa bazen burada yalnızca ekranların cazibesi değil, çocukluğun yavaş yavaş geride kalması da vardır. Oyuncaklar, çocukluğun sembolleridir. Onlardan uzaklaşmak, aslında çocukluğun güvenli dünyasından da yavaş yavaş ayrılmaktır. Bu nedenle ön ergenlikte sıkça gördüğümüz huzursuzluk, çabuk sıkılma, odasında yalnız kalma isteği, zaman zaman hiçbir şeyden eskisi kadar keyif alamama gibi durumlar yalnızca davranışsal değişiklikler değildir. Çocuk, eski kimliğiyle vedalaşırken yeni kimliğine yer açmaya çalışmaktadır.
Psikanalist Peter Blos, ergenliği "ikinci bireyleşme" olarak tanımlar. İlk bireyleşme yaşamın ilk yıllarında gerçekleşir. Çocuk annesinden ayrışır, yürümeye başlar, "Ben kendim yapacağım." diyerek kendi benliğini keşfeder. Ön ergenlikte ise benzer bir süreç yeniden yaşanır. Bu kez ayrışılan yalnızca anne baba değildir; çocukluk kimliğidir. Bu nedenle çocuk artık anne babasının her söylediğini sorgusuz kabul etmez. Daha çok itiraz eder, kendi fikirlerini oluşturmaya başlar. Arkadaşlarının düşüncelerinin daha önemli olduğunu ifade eder. Arkadaşıyla yaşadığı küçük bir kırgınlık bile yetişkinlere önemsiz görünse de onun için büyük bir kayıp gibi hissedilebilir.
Inside Out 2'yi düşünelim: Riley'nin zihnine yeni duyguların gelmesi, yalnızca ergenliği değil, çocukluk ruhsallığının yeniden örgütlenmesini de simgeliyor. Kaygı, utanç, aidiyet ihtiyacı ve kabul görme arzusu bir anda merkeze yerleşiyor. Ön ergenlikte de çocuk tam olarak bunu yaşıyor. Artık yalnızca mutlu olmak istemiyor; arkadaşlarının onu nasıl gördüğünü, grubun içinde kabul edilip edilmediğini de düşünmeye başlıyor. Çocukluğun daha sade duygusal dünyası yerini çok daha karmaşık bir iç dünyaya bırakıyor. Turning Red ise bu değişimin bedensel ve duygusal yönünü görünür kılıyor. Mei'nin kırmızı pandaya dönüşmesi, ergenliğin fantastik ama çok tanıdık bir metaforu. Değişen beden, taşan duygular, bir yandan annesine yakın olmak isterken diğer yandan ondan uzaklaşma ihtiyacı... Bunların hiçbiri bir sorun değil; büyümenin doğal dili. Çocuk artık kendi kimliğini oluşturabilmek için psikolojik olarak biraz mesafeye ihtiyaç duyuyor. Aslında bu 3 filmi sırayla çocuklar uyuduktan sonra ebeveynlerin izlemesi taşların yerine oturmasına fayda sağlayacaktır.

Çünkü bu dönem yalnızca çocuk için değil, ebeveyn için de bir yas sürecidir. Çünkü anne baba da küçük çocuğuyla vedalaşmaktadır. Eskiden okuldan gelir gelmez yaşadığı her şeyi anlatan çocuk artık "İyiydi." der ve susar. Elinizi tutmak istemeyebilir, odasının kapısını kapatabilir, arkadaşlarıyla daha fazla vakit geçirmek isteyebilir. Çok severek oynadığınız kutu oyunlarını oynamak istemeyebilir, aldığınız kıyafetlerle dalga geçebilir. Bu yaşanan şey sevginin kaybolması değil, ilişkinin biçim değiştirmesidir. Donald Winnicott'un "holding", yani tutan ve taşıyan çevre kavramı bu dönemi anlamak için önemlidir. Ön ergenlikte ebeveyn olmak, çocuğun önündeki tüm engelleri kaldırmak değildir. Onun hayal kırıklıklarına, arkadaş çatışmalarına, yalnız kalma ihtiyacına ve karmaşık duygularına eşlik edebilmektir. Çocuğa, "Bu duyguları yaşayabilirsin, ben buradayım." mesajını verebilmektir.
Belki de ön ergenlikte en görünmeyen yas, hem çocuk hem de ebeveyn tarafından aynı anda yaşanır. Çocuk çocukluğuna veda ederken, ebeveyn de küçük çocuğuna veda eder. Bu kolay değildir. Çünkü değişimin en zor tarafı, geri dönüşünün olmamasıdır. Ama her yasın içinde yeni bir başlangıç saklıdır. Çocuk oyuncaklarını geride bırakırken aslında hayal kurma becerisini kaybetmez; onu başka bir biçimde yaşamaya başlar. Anne babasından uzaklaşırken sevgisini yitirmez; ilişkisini yeniden düzenler. Oyunlar değişir, beden değişir, arkadaşlıklar değişir, aileyle kurulan mesafe değişir. Bütün bunların içinde değişmeyen tek şey ise çocuğun güvenli bir ilişkiye duyduğu ihtiyaçtır. Belki de yeterince iyi ebeveynlik, çocuğu çocuk olarak tutmaya çalışmak değil; büyümesine üzülürken bile ona eşlik edebilmektir. Çünkü bazı vedalar gereklidir.