CIF Dialogues bu yıl, çağdaş sanat dünyasının yönünü belirleyen yıldız isimleri İstanbul'da buluşturuyor. San Francisco'daki Asian Art Museum'un çağdaş sanat küratörü Naz Cuguoğlu, Asya'yı tek ve homojen bir coğrafya olarak gören bakışa karşı diasporaları ve görünürlüğü sınırlı anlatıları merkeze taşıyor. Hong Kong doğumlu Felix Kwok ise Sotheby's Asia'da 13 yıl boyunca modern sanat alanında çalışan, rekor satışlara imza atan ve Apollo'nun "40 Under 40 Asia Pacific" seçkisine giren, Asya sanat piyasasının en etkili uzmanlarından biri. Kwok'un müzayede verileriyle kurumsal ve sanat tarihsel okumaları buluşturan bakışı, İstanbul'un Doğu ile Batı arasındaki konumuna piyasanın içinden yeni bir pencere açıyor. Yeni kuşak patronajı bölümünde Tate, V&A ve Serpentine gibi Londra'nın dünya ölçeğindeki kurumlarının genç destekçi çevrelerinde aktif rol üstlenen Gülru Arvas; Jean Cocteau'nun çok yönlü üretimine adanmış, dünyadaki en geniş eser topluluğunu bir araya getiren Séverin Wunderman Collection'ın temsilcisi ve koleksiyonun kurucusunun torunu Chloë Cassens ile müzelerde ziyaretçiyi aktif bir katılımcıya dönüştüren dijital modeller geliştiren Artfluence'ın kurucu ortağı Felix Oncken buluşuyor. Programın ikinci ekseninde ise sanat piyasasının ekonomi, teknoloji ve güç ilişkilerini çözümleyen The Gray Market'ın kurucusu Tim Schneider ile Cenevre'nin sanat ve tarih koleksiyonlarını aynı çatı altında buluşturan MAH'ın direktörü, uluslararası küratör Marc-Olivier Wahler yer alıyor. Böylece CIF Dialogues, yalnızca büyük kurumların unvanlarını İstanbul'a taşıyan bir program kurmuyor; Asya piyasasının yönünü belirleyen uzmanları, dünyanın önde gelen müze ve koleksiyonlarının temsilcilerini ve sanat dünyasının yeni ekonomik-teknolojik düzenini sorgulayan düşünürleri aynı masada buluşturuyor. Bu portreler, İstanbul'un küresel sanat haritasındaki yerini farklı cephelerden tartışmaya açan o isimlerin görüşlerini bir araya getiriyor. Dialogues'un daha geniş programında ise WHY Architecture'ın kurucusu Kulapat Yantrasast açılış konuşmasını yaparken Akiko Miki ve Noelle Kadar Asya'nın değişen kültürel koordinatlarını, Marc Choi yeni kuşak koleksiyonerliği tartışıyor. Sarp Kerem Yavuz'un yönettiği oturumda Çelenk Bafra, Dr. Xiaoxin Li ve Müjde Unustası değişim çağında kültür kurumlarını ele alıyor; Duygu Barlas ile Sıla Candansayar oyunun yaratıcı imkânlarını, Ali Güreli moderatörlüğünde Azusa Murakami ve Alexander Groves ise BMW Art Cars'ın 50 yıllık sanat ve tasarım yolculuğunu konuşuyor.

"Kültürel Koordinatlar: Asya'nın Değişen Konumu" oturumunun moderatörü
Küratöryel pratiğiniz farklı coğrafyalar, diasporalar ve görünürlüğü sınırlı kalmış anlatılar arasında bağlar kuruyor. San Francisco'daki Asian Art Museum'da çalışmak, "Asya" gibi son derece geniş ve çoğul bir kavramı ele alış biçiminizi nasıl dönüştürdü?
Asian Art Museum'da çalışmak, Asya'yı sabit sınırları olan bir coğrafya değil; göçler, diasporalar ve kültürel karşılaşmalarla sürekli yeniden şekillenen çoğul bir kavram olarak düşünmemi sağladı. Özellikle Batı ve Orta Asya gibi çoğu zaman anlatının dışında bırakılan bölgeleri merkeze alırken, "Asya'yı kim, nereden ve hangi bakış açısıyla tanımlıyor?" sorusu pratiğimin önemli bir parçası hâline geldi.
"Asya sanatının yükselişi" ifadesi çoğu zaman çok farklı kültürleri ve sanat ortamlarını tek bir başlık altında topluyor. Sizce küresel sanat dünyası Asya'yı hâlâ homojen bir pazar olarak mı okuyor? Bölgenin kendi içindeki farklılıkları ve güç ilişkilerini görünür kılmak için nasıl yeni bir dile ihtiyaç var?
"Asya sanatının yükselişi" ifadesi, sanki bu sanat ortamları ancak küresel piyasa onları fark ettiğinde varlık kazanmış gibi sorunlu bir anlatı yaratabiliyor. Asya hâlâ zaman zaman homojen bir pazar olarak ele alınıyor; üstelik ilgi ve kaynaklar belirli ülkeler ve sanat merkezlerinde yoğunlaşıyor. Bu nedenle tek bir "Asya sanatı" anlatısı yerine, farklı coğrafyaları ve tarihleri adıyla anan; aralarındaki eşitsizlikleri, dolaşım ağlarını ve güç ilişkilerini görünür kılan daha çoğul bir dile ihtiyacımız var.
"Kültürel Koordinatlar: Asya'nın Değişen Konumu" başlıklı oturumda müzelerin, koleksiyonerlerin ve kültür profesyonellerinin bölgesel kimlikleri nasıl yeniden tanımladığını tartışacaksınız. Moderatör olarak bu konuşmada özellikle hangi kabulleri sorgulamak ve İstanbul'dan nasıl yeni sorularla ayrılmak istiyorsunuz?
Bu konuşmada özellikle merkez-çevre ayrımını, bölgesel kimliklerin değişmez olduğu fikrini ve görünürlüğün tek başına eşitlik yarattığı kabulünü sorgulamak istiyorum. İstanbul'un yalnızca Doğu ile Batı arasında bir "köprü" olarak tanımlanmasının ötesine geçerek, kendi kültürel ve tarihsel konumundan hangi yeni ilişkileri kurabileceğini tartışmayı önemsiyorum. İstanbul'dan, kurumların geçici ilgiler yerine nasıl daha karşılıklı ve sürdürülebilir kültürel ağlar oluşturabileceğine dair yeni sorularla ayrılmayı umuyorum.

"Kültürel Koordinatlar: Asya'nın Değişen Konumu" oturumunun konuşmacısı
Sotheby's Asia'daki kariyeriniz boyunca Asya sanat piyasasının hem ekonomik büyümesine hem de koleksiyoner tabanının çeşitlenmesine tanıklık ettiniz. Bu dönüşümün sizi en çok şaşırtan yönü neydi?
Son birkaç on yılda Asya sanat piyasası pek çok açıdan ölçülebilir biçimde genişledi: Koleksiyon kategorileri büyük ölçüde çeşitlendi; koleksiyonerlerin bilgisi ve uzmanlığı belirgin biçimde arttı; daha genç yeni bir alıcı kuşağı ortaya çıktı; kıdemli koleksiyonerler öncü rollerini sürdürdü; müzeler ve kurumlar kuruldu ve güçlendi; bölgesel sanat ekosistemi genel olarak olgunlaştı. Bu gelişmelerin hiçbiri diğerlerinden bağımsız yaşanmadı. Hepsi, istikrarlı ekonomik büyümenin ve en az onun kadar önemli olan, sanata yönelik sahici ve giderek derinleşen tutkunun desteklediği ortak bir çabanın ürünüydü. Uluslararası bir müzayede evinde yaklaşık 13 yıl boyunca müzayedeci ve modern sanat alanında önde gelen bir uzman olarak bu tarihsel büyümeye tanıklık etme ve onun parçası olma ayrıcalığına sahip oldum.
Sanat dünyasının ağırlık merkezi Asya ve Körfez'e kayarken bölgedeki koleksiyonerlerin ilgi alanları ve motivasyonları nasıl değişiyor? Asya yalnızca güçlü bir alıcı pazarı değil, sanat tarihi anlatılarını ve küresel beğeniyi biçimlendirebilecek bir merkez hâline de geliyor mu?
Evet. Asyalı koleksiyonerlerin son birkaç on yıldaki yükselişi küresel sanat ortamını çoktan değiştirdi. Artık önemli olan yalnızca ne kadar satın aldıkları değil, nasıl ve neden koleksiyon yaptıkları. Koleksiyonerler artık yerel ya da geleneksel kategorilerle sınırlı değil; Asya ve Batı sanatı, tarihsel ve çağdaş yapıtlar ile farklı mecralar arasında hareket ediyorlar. Bazıları kişisel ya da ailevi bir miras oluşturmak, bazıları yaşayan sanatçıları desteklemek, ihmal edilmiş gelenekleri yeniden canlandırmak veya Asya sanatını küresel bir diyaloğa yerleştirmek için koleksiyon yapıyor. Araştırma, müze kurma ve kamusal sergileme artık eser edinmenin yanında yer alıyor. Bu anlamda koleksiyonerlik, servetin özel bir teşhirinden çok kültüre katılmanın bir biçimine dönüşüyor. Beğeni artık yalnızca Batı'da belirlenip başka yerlerde kabul edilmiyor. Asya giderek yalnızca bu hikâyeye yatırım yapan değil, onu yazan aktörlerden biri oluyor.
"Kültürel Koordinatlar: Asya'nın Değişen Konumu" oturumunda müze ve küratöryel perspektiflerin yer aldığı bir konuşmaya piyasa açısından yaklaşacaksınız. Müzayede dünyasının ürettiği veri ve içgörüleri sanat hakkındaki kurumsal anlatılarla nasıl buluşturmayı planlıyorsunuz? İstanbul piyasasında özellikle neyi gözlemlemek istiyorsunuz?
Hem müzayede hem de kurum tarafında ciddi deneyime sahip kişilere, özellikle Asya'da, pek sık rastlanmıyor. Ben bu konumdaki az sayıdaki insandan biriyim ve konuşmaya yaklaşımımı bu ikili geçmiş belirliyor. Müzayede dünyası insana pratik düşünmeyi öğretir; fiyatlar, talep, koleksiyon eğilimleri ve eserlerin bölgeler arasındaki hareketi hakkında açık veriler üretir. Müzeler ve küratörler ise tarih, yorum ve kamusal anlamdan oluşan farklı bir dille çalışır. Piyasa verileri koleksiyonerlerin gerçekte ne aldığını ve neden aldığını; kurumsal anlatılar ise bu tercihlerin sanat tarihi açısından ne anlama geldiğini gösterebilir. Şehri ilk kez 2009'da ziyaret ettim ve tarihinden, kültüründen ve güzelliğinden hemen etkilendim. Bugün özellikle bu mirasın çağdaş bir piyasayla nasıl buluştuğunu; yerel ve uluslararası koleksiyoner topluluklarının nasıl şekillendiğini, müzeler ile piyasanın birbiriyle nasıl konuştuğunu ve İstanbul'un sanat hakkındaki güncel küresel diyalogda nasıl yer edindiğini gözlemlemek istiyorum.

"Yeni Kuşak Koleksiyonerler ve Patronajın Geleceği" oturumunun moderatörü
Mimarlık pratiğinizin yanı sıra Tate, V&A ve Serpentine gibi kurumların genç patron çevrelerinde yer aldınız. Kültür kurumlarını hem mekânsal hem de patronaj ilişkileri üzerinden deneyimlemek, sanat hamiliğine bakışınızı nasıl etkiledi?
Son on yıldır Londra'daki önemli sanat ve kültür kurumlarıyla kurduğum ilişki, sanat hamiliğine bakışımı tamamen değiştirdi. Sanatın içinde büyüdüm diyebilirim; evimizde sanat eserlerinin önemli bir yeri vardı, ailemle sık sık müze gezer ve sanat tarihi üzerine çok sayıda kitap okurdum. Lise yıllarında Medici ailesi hakkında okuduğum bir kitap, sanatçı ile hami arasındaki ilişkinin sosyokültürel önemi açısından beni çok etkilemişti. Üniversite yıllarımda ise Gertrude Stein gibi 20. yüzyılın önemli hamilerinin sanat dünyasındaki rolünü ve yarattıkları kalıcı etkiyi daha yakından takip etmeye başladım. Genç hami kavramıyla tanıştığımda bambaşka bir modelle karşılaştım: Hamilerin doğrudan sanatçıyı desteklemesi yerine kurumlar aracılığıyla çok daha geniş bir sanat ekosistemine destek verebileceğini anladım. Tate Young Patrons'ın Eş Başkanı olarak geçirdiğim dört yıl boyunca genç hamilerin kolektif etkisinin ne kadar güçlü olduğunu ilk elden gördüm. Toplanan fonların sergilerden eser alımlarına, koruma çalışmalarından sanat eğitimine kadar farklı alanlarda nasıl kullanıldığını izlemek, genç patronların sanat ekosisteminde oynayabileceği rolü daha iyi anlamamı sağladı. Benim için hami olmak yalnızca sanat satın almak değil; sevdiğiniz kurumların geleceğine katkıda bulunmak, onlarla daha derin bir ilişki kurmak ve sanat dünyasının parçası olmak anlamına geliyor.
Yeni kuşak koleksiyonerler yalnızca eser satın almakla yetinmeyip sanatçılarla ve kurumlarla daha doğrudan, katılımcı ilişkiler kurmak istiyor. Sizce bu değişim sanat hamiliğini daha demokratik ve sürdürülebilir hâle mi getiriyor, yoksa görünürlük ve sosyal statü arzusunu farklı bir biçimde mi yeniden üretiyor?
Bence koleksiyonerliğin doğası kesinlikle çok daha sosyal bir hâle geldi. Galeriler, sanat fuarları ve müzeler de sergilerinin yanı sıra etkinlik programlarına giderek daha fazla önem veriyor. Bu, basit bir alışveriş ilişkisinden uzak, daha derin bir diyalog ve dayanışma duygusu üzerine kurulu bir yapının oluşmasını sağlıyor. Dijital olarak birbirimize her zamankinden fazla bağlı olduğumuz bu dönemde yüz yüze etkinlikler ve insani etkileşimler de hiç olmadığı kadar önem kazandı. Farklı kurumların genç hami gruplarında tanıştığım insanlar gerçekten meraklı, ilgili ve tutkulu; farklı sektörlerden geliyor ve sevdikleri kurumların parçası olmayı, onları daha yakından tanımayı istiyorlar. Bu grupların merkezinde güçlü bir kolektif ruh var. Programlar medyada nadiren yer alıyor, daha çok ağızdan ağıza ve arkadaşlık ilişkileri üzerinden organik biçimde büyüyor. Bu nedenle sanata ve topluma katkıda bulunma arzusu taşıyan, hayırseverlik duygusu güçlü insanları kendilerine çekiyorlar.
Moderatörlüğünü üstlendiğiniz "Yeni Kuşak Koleksiyonerler ve Patronajın Geleceği" oturumunda hangi soruların özellikle açılmasını istiyorsunuz? Contemporary Istanbul gibi bir fuarın genç koleksiyonerleri uzun vadeli ve sorumlu bir sanat desteğine yönlendirmedeki rolü ne olabilir?
Contemporary Istanbul, genç koleksiyonerlerin hem Türkiye'den hem de yurt dışından çok sayıda güçlü galeri ve sanatçıyla tanışması, onları keşfetmesi ve doğrudan bağ kurması açısından olağanüstü bir platform. Fuarın çağdaş sanata odaklanması, sanatçıların hayatta ve üretmeye devam ediyor olması sayesinde genç koleksiyonerlerin yalnızca bir eser satın almasını değil, sanatçının kariyer yolculuğuna tanıklık etmesini ve bu yolculuğun parçası olmasını da mümkün kılıyor. Henüz koleksiyoner olmayan genç sanatseverleri de geleceğin koleksiyonerleri ve sanat hamileri olarak görmemiz gerektiğine inanıyorum. Özellikle vurgulamak istediğim konu, genç bir sanat hamisi veya koleksiyoner olmanın tek bir yolu bulunmadığı. Sanata destek yalnızca eser satın almakla sınırlı değil; bir kurumu desteklemekten bir sanatçının üretimini izlemeye kadar pek çok biçimde gerçekleşebilir. İzleyicilerimizin kendilerini bu dünyanın parçası olarak görmelerini ve sanat ekosistemine kendi yollarıyla daha fazla dâhil olmak için ilham almalarını istiyorum.

2027 baharında yayımlanacak Sacred Monster: The Collected Essays kitabının yazarı; "Yeni Kuşak Koleksiyonerler ve Patronajın Geleceği" oturumunun konuşmacısı
Severin Wunderman'ın koleksiyon mirasının bugünkü temsilcisi olarak, son derece kişisel bir tutkuyla oluşturulmuş bir koleksiyonu koruma sorumluluğu ile onu yeni kuşaklara açma gereğini nasıl dengeliyorsunuz?
Severin Wunderman Koleksiyonu, ben doğmadan önce birden fazla kez yer ve yuva değiştirerek oldukça çalkantılı bir yolculuktan geçti. Severin, koleksiyonunun gerektiği gibi korunması ve hak ettiği değeri görmesi konusunda son derece tutkuluydu; onun gözünde bunun anlamı, koleksiyonun halka açık olmasıydı. Hayırseverlik ve kamusal çalışmalar Severin'ın başlıca tutkularıydı; koleksiyonunu da bu anlayışın içine yerleştirmesi çok doğaldı. Bugün onu yeni kuşaklara açma konusunda büyük bir sorumluluk hissediyorum. Üstelik hâlâ gençken, onlara sıkıcı bir yetişkin olarak değil, çağdaşları olarak seslenebilmek benim için önemli!
Genç koleksiyonerlerden artık yalnızca eser edinmeleri değil, sanatçılara, araştırmalara ve kurumlara uzun vadeli destek vermeleri de bekleniyor. Önemli bir koleksiyonu yalnızca içerdiği eserler mi tanımlar; yoksa etrafında oluşturulan bilgi, anlatılar ve kamusal katılım biçimleri de bu tanımın parçası mıdır?
Çok küçükken büyükbabamın koleksiyonerlik konusunda bana verdiği tek öğüt şuydu: "Hayatının geri kalanında her gün bakmak istemeyeceğin bir sanat eserini asla satın alma." Sanatın bir yatırım ya da meta olarak alınıp satılabileceği fikriyle ancak yirmili yaşlarımda Los Angeles çağdaş sanat çevresine girmeye başladığımda karşılaştım; bu benim için gerçekten sarsıcıydı. Ben ve tanıdığım tutkulu genç koleksiyonerlerin çoğu tam anlamıyla sanat meraklısı olduğumuz için, insanın toplamayı seçtiği sanat ve sanatçılar hakkında yoğun ve derin bilgi edinmesini ağır bir yük olarak görmüyorum. Bu, bir koleksiyon oluşturmanın getirdiği en büyük hazlardan biri, belki de en büyüğü.
"Yeni Kuşak Koleksiyonerler ve Patronajın Geleceği" oturumuna hem bir koleksiyon temsilcisi hem de yazar olarak katılıyorsunuz. Koleksiyonerlikte kişisel anlatılara, kurumsal hafızaya ve mirasa hangi perspektiften yaklaşacaksınız? Contemporary Istanbul'da yeni kuşak koleksiyonerlerle nasıl bir diyalog kurmayı umuyorsunuz?
Ben her zaman kişisel bir perspektiften hareket ederim. Bu çalışma benim için duygusal; onu iki yönde hissettiğim derin sevgi nedeniyle sürdürüyorum: Koleksiyonun temsilcisi olarak aileme ve yapıtları büyükbabam için çok önemli olan Jean Cocteau'ya duyduğum sevgi. Yeni kuşak koleksiyonerlerle, "Uzun ve Dolambaçlı Yol"un ana temasına bağlanan bir diyalog kurmayı umuyorum. Hepimizin, bizden çok önce anlatılmaya başlanmış ve biz gittikten çok sonra da anlatılmayı sürdürecek daha büyük ve heyecan verici bir hikâyenin parçası olduğumuzu kavrayabilmesini istiyorum.

"Yeni Kuşak Koleksiyonerler ve Patronajın Geleceği" oturumunun konuşmacısı
Artfluence aracılığıyla sanat dünyası ile koleksiyonerliğe yeni adım atanlar arasında nasıl bir ilişki kurmayı hedefliyorsunuz? Bugün koleksiyon oluşturmaya başlamak isteyen birinin karşısındaki en büyük engel bilgi, erişim ya da güven eksikliğinden hangisi?
Koleksiyonerlerin arasında büyüdüm. Amcam, büyükbabam ve büyük amcam koleksiyonerdi; büyükannem de yıllarca bir galeri yönetti. Erişim de bilgi de benim için hiçbir zaman sorun olmadı. Buna rağmen kendi beğenimin gerçekte ne olduğunu hâlâ kesin olarak söyleyemiyordum. Artfluence işte bu boşluktan doğdu. Koleksiyoner olabilecek insanların çoğu, paraları ya da erişimleri olmadığı için değil, neyi sevdiklerini anlatacak bir dil geliştiremedikleri için o noktaya hiç ulaşamıyor. Sizi etkileyen işleri kaydediyorsunuz; zamanla kendi zevkinizin resmi ortaya çıkıyor. Bu, neyin gözde olduğunu söyleyen bir algoritma değil, tekrar tekrar neye döndüğünüzü gösteren bir ayna. En büyük engel bilgi ya da erişim değil; asıl engel, insanın özellikle kendi gözüne duyduğu güven. Meraklı bir insanı koleksiyonere dönüştüren şey kendi beğenisine duyduğu güvendir; bu güven de ancak zaman içinde tekrar tekrar bakarak oluşur.
Dijital platformlar ve sosyal medya sanatla ilk karşılaşmaları kolaylaştırdı; ancak tercihlerin trendler ve görünürlük tarafından şekillenmesine de yol açabiliyor. Genç koleksiyonerlerin bağımsız bir göz geliştirmeleri ve uzun vadede tutarlı bir koleksiyon kurmaları için neye ihtiyaçları var?
Sosyal medya sanat için gerçekten iyi bir şey yaptı: Sanatçıların bugüne kadar sahip olduğu en demokratik dağıtım aracına dönüştü. Bağımsız bir sanatçı, geleneksel yollarla asla ulaşamayacağı insanlara ulaşabiliyor; aksi hâlde görünmez kalacak yetenekler ortaya çıkıyor. Sorun erişimde değil, sonrasında yaşananlarda. Bu platformlar dikkatinizi tek bir şey üzerinde tutmak için değil, sizi hemen bir sonrakine geçirmek için tasarlandı. Sonuç, görüntü enflasyonu. Bu durum koleksiyonerler açısından herkesten daha önemli; çünkü koleksiyon, görünür hâle gelmiş hafızadır. Tutarlılık önceden planlanan bir şey değildir; kararlar gerçekten size aitse geriye dönüp baktığınızda kendiliğinden belirir. Bir şey satın almadan önce çok fazla iş görün ve bunları bizzat görün. Görmek ile satın almak arasına zaman koyun ve tekrar tekrar neye döndüğünüzü izleyin. Ayrıca iki yargıyı ayırın: "Bu önemli" ve "Ben bunu seviyorum." Size ait bir koleksiyonu yalnızca ikincisi kurar.
CIF Dialogues'un kısa vadeli görünürlük yerine süreklilik ve bağlılığa yaptığı vurgu, çalışma modelinizle nerede kesişiyor? Patronaj tartışmasına hangi yeni yaklaşımları taşımayı ve Contemporary Istanbul'da nasıl ilişkiler başlatmayı umuyorsunuz?
Artfluence ancak uzun vadeli bir perspektifle işleyebilir. Ölçtüğümüz şey tıklamalar ya da beğeniler değil, gerçek eserlerin karşısında gösterilen dikkat. Böyle bir tablo satın alınamaz ve hızlandırılamaz; ya zamanla birikir ya da hiç oluşmaz. Bugün sanatın dolaşımındaki temel sorunum, en yüksek sesin kazanması; oysa en yüksek ses çoğunlukla en yetenekli olana değil, en iyi kutuplaştırana ait. Pazarlama becerisiyle sanatsal yetenek birbirine karıştırılıyor ve bunlar aynı beceri değil. Benim için yeni patronaj, henüz başlamamış ve kendi gözüne güvenmeyen kişiyle gerçekten iyi olduğu hâlde kendini pazarlayamayan sanatçıyı aynı odada buluşturmak demek. İstanbul'da bölgedeki galerilerle, olası kurumsal ortaklarla ve tek bir fuar dönemi için değil, yıllar boyunca birlikte çalışabileceğimiz insanlarla tanışmak istiyorum.

CIF Dialogues'un ikinci günündeki açılış konuşmasının konuğu
The Gray Market aracılığıyla sanat piyasasının çoğu zaman görünmez kalan ekonomik, teknolojik ve politik mekanizmalarını inceliyorsunuz. Sizce bugün piyasanın yeterince tartışılmayan en önemli meselesi nedir?
Yalnızca birini seçecek olsaydım, sanat ticaretinin daha geniş dünyadaki yerine dair genel tevazu eksikliğini öne çıkarırdım. Sanat sektöründe yeni izleyicilere ve müşterilere ulaşmanın acil gerekliliği çok konuşuluyor; fakat bu tartışmalara çoğunlukla strateji ve taktikler hâkim olurken tutum ve perspektife neredeyse hiç yer verilmiyor. Sanat dünyasında bizler, kamuoyunun büyük bölümünün tutkuyla bağlı olduğumuz şeylere büyük ölçüde kayıtsız kaldığı gerçeğini başlangıç noktası olarak kabul etmedikçe, farklı yapmaya karar vereceğimiz pek az şey anlamlı olacaktır. Önce insanları sanatı neden önemsemeleri gerektiğine ikna etmeliyiz.
CIF Dialogues bu yıl hız, spekülasyon ve kısa vadeli görünürlüğün yönlendirdiği, giderek tepkisel hâle gelen sanat ortamını sorguluyor. Sosyal medya, veri ve dijital platformlar sanatsal değerin oluşum sürecini nasıl değiştirdi? Piyasa kalıcı değer üretmekten çok dikkat üretmeye mi yöneldi?
Evet; ancak mesele şu ki diğer sektörlerin çoğu da kalıcı değer üretmekten çok dikkat çekmeyle ilgilenmeye başladı. Bu, çağdaş bilgi ve dikkat ekonomisinde sanat sektörünün başlıca güçlüğü olabilir. Bir yandan video oyunlarından sinemaya, müzikten modaya uzanan komşu kültür piyasalarının yanı sıra haberler, spor, sosyal medya, internet mizahı ve çevrimiçi alışverişle insanların zihninde yer edinmek ve harcanabilir gelirinden pay almak için yarışıyoruz. Öte yandan bu rekabeti kazanmanın tek yolunun, rekabet ettiğimiz her şeyden ayırt edilemez hâle gelmekten kaçınmak olduğunu düşünüyorum. Başka bir deyişle ateşe ateşle karşılık vermek çözüm değil.
Açılış konuşmanızda hangi gelişme ve örnekleri ele alacaksınız? Sanat dünyası Batı, Körfez ve Asya eksenlerinde yeniden şekillenirken İstanbul'un bu değişen coğrafyadaki olası rolüne ilişkin neyi gözlemlemeyi ve tartışmayı umuyorsunuz?
Konuşmam sözde "deneyim ekonomisi"ne ve sanat sektörünün büyük bölümünün bu kavramın anlamını, etkisini ve çekiciliğini bana göre temelden yanlış anlamasına odaklanacak. Yalnızca sürükleyici ışık gösterileri yaratmaya ya da eğlenceli selfie imkânları hazırlamaya çalışmak yerine geri çekilip şunu fark etmeliyiz: Sanat koleksiyonerliği, sanat hamiliği ve hatta yalnızca sanat tutkusu bile katılım ve anlamla örülü bütünlüklü bir yaşam biçimine açılan yollar olabilir. İstanbul, zengin tarihi ve kendine özgü kültürel gelenekleri sayesinde bu açıdan muazzam bir potansiyele sahip. Sanatçıların, galerilerin ve kurumların bugün güçlü ve akılda kalıcı karşılaşmalar yaratmak için bu unsurları nasıl değerlendirdiğini görmeyi heyecanla bekliyorum.

"Değişim Çağında Kültür Kurumları" oturumunun konuşmacısı
Kariyeriniz boyunca geleneksel müze kategorilerini ve sergileme pratiklerini sorgulayan projeler geliştirdiniz. Sanat ve tarih koleksiyonlarını aynı çatı altında buluşturan MAH'da farklı dönemler ve disiplinler arasında yeni anlatıları nasıl kuruyorsunuz?
MAH şu önermeden hareket ediyor: Dönemler birbirinden ayrılmış bölmeler değil, frekanslardır; tek bir salon, onları tek bir anlatıda eritmeden aynı anda birkaç frekansı taşıyabilir. Sanatçıları tarihî galerilere davet ettiğimde amaç hiçbir zaman "eski ile yeni arasında diyalog" kurmak değildir. Burada gerçekleşen şey daha çok üst üste binmedir: 17. yüzyıldan kalma bir dolapla çağdaş bir yerleştirme, biri diğerini açıklamadan aynı metrekareyi paylaşır. Buna "Çok Frekanslı Müze" diyorum. Mantık dışlayıcı değil, eklemelidir: "ya o ya bu" değil, "bu ve bu ve bu". Dışlama üzerine kurulu bir müze tek bir anlatı üretir ve ona tarih der. Ekleme üzerine kurulu bir müze ise paralel ilerleyen birkaç anlatı üretir ve hangilerinin birbiriyle titreştiğini fark etmeyi ziyaretçiye bırakır. Bir sergi belki de hiçbir zaman gerçekten görülmez; yalnızca içinden geçilir.
Siyasi kutuplaşma, ekonomik belirsizlik ve değişen izleyici beklentileri karşısında müzelerden hem güncel tartışmalara yanıt vermeleri hem de uzun vadeli misyonlarını korumaları bekleniyor. Bir kurum anın baskılarına teslim olmadan nasıl güncel kalabilir?
Sanatın cevaplar verdiğini düşünmüyorum; daha da ileri gideyim: Cevap verdiğini iddia eden bir kurum, kendisini çoktan bir mahkeme ya da parlamentoyla karıştırmış demektir. Sanat iyi işlediğinde bize bir zihniyet sunar: Birden fazla konumu, onları erkenden tek bir hükme indirgemeden aynı anda taşıyabilme biçimi. Müzenin neredeyse fiziksel olarak çalıştırabileceği kas, tek bir okumaya direnen bir nesnenin karşısında durup en yakındaki hazır fikre sarılmadan orada kalabilme kapasitesidir. Koleksiyona neyin girdiğinden, neyin neyin yanına yerleştirildiğine kadar aldığımız her karar zaten bir katılım biçimidir; çoğu zaman bir tartışmanın en hararetli haftasında yayımlanan açıklamadan daha kalıcıdır. Açıklamanın ömrü dolar. Özenle kurulan bir sergi ise bu yıl ve yıllar sonra, ziyaretçinin salona getirdiği düşüncelerle sürtüşme üretmeyi sürdürür.
"Değişim Çağında Kültür Kurumları" oturumunda kurumsal hafıza, finansman, sosyal medya ve kamusal güveni tartışacaksınız. Cenevre deneyiminizden İstanbul'a hangi soru ve modelleri taşıyacaksınız; buradaki kurumlarda hangi farklı yaklaşımları keşfetmeyi umuyorsunuz?
Bu panele modellerden çok sorularla geliyorum; MAH kadar eski bir kurumu temsil eden bir direktör için daha dürüst konumun bu olduğunu düşünüyorum. İstanbul kurumlarıyla sınamak istediğim soru şu: Kurumsal hafıza kesintisiz olmadığında, bir şehrin geçmişi pürüzsüz bir birikim yerine kopuşlarla katmanlandığında ne olur? Bizans'tan Osmanlı'ya, oradan Cumhuriyet'e geçişte her dönem kendinden öncekine yalnızca eklenmek yerine onu kısmen yeniden yazmıştır. Cenevre'nin modeli eklemeli; İstanbul'unki ise sanırım palimpsest'e daha yakın. MAH, kamusal ve belediyeye bağlı bir yapı içinde faaliyet gösteriyor. Buradaki canlılığın önemli bölümü ise özel vakıflar ve kurumsal patronaj üzerinden ilerliyor. İstanbul kurumlarının ekonomik belirsizliklerle başa çıkma konusunda bu ekolojiden ne öğrendiğini anlamak istiyorum. Kurumsal hafızanın yalnızca arşivlerde ya da koleksiyonlarda değil, insanlarda da saklandığını; küratörleri ve konservatörleri yetiştirmenin kesintiye karşı bir tür güvence olduğunu düşünüyorum.