Sanatçıların eserlerini yaratma süreci bir sır perdesi barındırıyor ve bu nedenledir ki, daima merak konusu olmayı başarıyor. Çağdaş dışavurumcu üslubuyla, kadın figürlerine, yaşanmışlıklara ve estetik kusurlara odaklanan sanatçı Sait Mingü, bu gizemli perdeyi kaldırıyor. Mingü, Nişantaşı'ndaki atölye ve galeri mekânını, yenilenme sürecinin ardından sanatseverlerin ziyaretine açtı. Sait Mingü'nün atölye ve galeri mekânından içeri girdiğinizde sanatçının yaratım evreninin her aşamasına tanıklık ediyorsunuz. Geleneksel resim tekniklerini dijital katmanlarla harmanlayan sanatçının; görsel gücü yüksek, Japon esintili kadın porteleri yüksek çekim gücü yaratıyor. Mimarlık dünyasının önemli ismi Hasan Mingü'nün oğlu Sait Mingü, çocukluğundan itibaren tasarım dünyasının içinde büyümüş. Mingü'nün, eserlerini ürettiği ve sergilediği mekanı da kendine özgü bir kurguyla tasarlanmış. Sait Mingü'nün eşi, İç Mimar Ayşe Teke Mingü de, mimari ve tasarım disiplinlerini buluşturan vizyoner yaklaşımıyla çağdaş tasarım dünyasında dikkat çeken bir isim. Sizi çiftin yaratım ve üretim dolu evrenine davet ediyoruz.
Yaşanmışlıklara odaklanan figürleriniz, görsel gücü yüksek ve seyir keyfi veren eserler. İzleyicide nasıl bir hissiyat yaratmak istiyorsunuz?
Figürlerimde izleyicinin ilk anda estetik ve duygusal bir bağ kurmasını önemsiyorum ama bunun sadece görsel bir beğeniyle sınırlı kalmasını istemiyorum. İzleyicinin bir süre eser karşısında durduğunda, o karakterin kim olduğu, ne yaşadığı ya da ne hissettiği üzerine kendi içinde bir hikâye kurmaya başlaması beni daha çok ilgilendiriyor. Resmi yaparken en önemli odaklarımdan biri yüz ifadesi ancak tek başına değil. Duygu bazen bir bakışta, bazen figürün duruşunda, bazen de çevresindeki boşlukta ortaya çıkıyor. Bu yüzden kompozisyonun tamamını tek bir ruh hâlini taşıyan bir yapı olarak düşünüyorum. Güçlü bir görsel etki yaratmak benim için önemli ama o estetiğin altında insanın kırılganlığına, yalnızlığına ya da dönüşümüne dair daha derin bir katmanın bulunmasını istiyorum. Resimlerimin izleyiciye kesin cevaplar vermesinden çok, kendi duygularını ve anılarını içine yerleştirebilecekleri bir alan açmasını tercih ediyorum.
Figürleriniz bir kırılma anında, zor bir dönemeçte gibi hissettiriyor. Bir figürü yaratmanın en zor aşaması hangisi?
Bazen aklıma gelen bir görüntü ya da durumu kompoze edip resmetmeye başlıyorum, bazen de gördüğüm insanların, aklımda kalan yüzlerin ve zaman içerisinde biriken duyguların birbirine karışmasıyla gelen ilhamdan yola çıkarak bir resme başlıyorum. Figürlerim bu ortak hafızanın içinden çıkıyor. Düşünme aşamasındayken heyecan duymaya başlarsam fikri yakaladığımı hissediyorum. Tezatlardan hep faydalanıyorum. Aynı konuların etrafında dolaşıyor olabilirim; figür, portre, insanlık halleri. Ama her yarattığım işte farklı bir bakış açısı arıyorum. Sanırım sanatçının asıl mücadelesi de bu; kendi dilini korurken, onu sürekli dönüştürebilmek.
Geleneksel resim tekniğiyle kağıt üzerinde başlayıp, dijital müdahaleyle devam eden bir sanatçısınız. Dijital dokunuşlar hangi aşamada gerçekleşiyor?
Üretim sürecimde aslında farklı malzemeler sürekli bir arada çalışıyor. Kalem, suluboya, akrilik, kâğıt, tuval ve zaman zaman fotoğraf dokuları aynı işin içinde buluşuyor. Yaklaşık 10 yıldır bu farklı üretim biçimlerini tek bir yüzeyde bir araya getiren bir dil oluşturmaya çalışıyorum. Yaratım süreci tamamen elle, geleneksel tekniklerle başlıyor. Figürü çiziyor, boyuyor ve resmin genel çizimini, kompozisyonunu ve katmanlarını yaratıyorum. Daha sonra bu katmanları tarayarak dijital ortama aktarıyorum. Dijital aşama benim için bir filtre ya da efekt uygulama süreci değil; resmi yeniden düşünme, parçaları bir araya getirme ve yeni ilişkiler kurma biçimi. Fotografik dokuları da bu aşamada kullanıyorum. Bazen kendi çektiğim fotoğraflardan, bazen yıllar içinde oluşturduğum arşivden parçalar ekliyorum. Sonrasında tüm bu katmanlar özel baskı teknikleriyle yeniden fiziksel bir objeye dönüşüyor ve pleksi kaplanması ile birlikte eser son halini alıyor. Benim için önemli olan, bütün bu süreç sonunda izleyicinin hâlâ elin izini, boyanın dokusunu ve fiziksel üretimin taşıdığı duyguyu hissedebilmesi.
Kadın figürleriniz Japon kültüründen izler taşıyor. Kiraz çiçekleri, koi balıkları, kintsugi, origami gibi referanslar dikkat çekiyor. Japon felsefesinde sizi etkileyen nedir?
Bu referanslar benim için sadece görsel bir tercih değil, zaman içinde doğal olarak üretimimin içine yerleşmiş unsurlar. Japon kültüründe beni etkileyen şey; sadelik, geçicilik ve kusurları saklamak yerine onları kabul eden bakış açısı. Bu düşünce biçimi, insan figürüne yaklaşımımla da çok örtüşüyor. Bunun yanında Japon ve genel olarak Doğu kültürüne kişisel bir ilgim de var. Çocukluğumda Japon çizgi romanlarıyla başlayan bu merak, zamanla Japon sineması ve estetik anlayışına doğru genişledi. Bugün kullandığım bu referansların bir kısmı da yıllardır hayatımda olan bu görsel hafızanın doğal bir uzantısı.
2014'te Royal Academy of Arts'tan aldığınız Hugh Casson Desen Ödülü ile uluslararası alanda yeteneğinizi kanıtladınız. Ödüller bir sanatçıya neler hissettirir?
Aldığım ödül benim için önemli bir dönüm noktasıydı. Yaptığım işlerin uluslararası ölçekte saygın bir kurum tarafından görülmesi ve takdir edilmesi, kendi üretimime daha fazla güven duymamı sağladı. Bir anlamda, yıllardır üzerinde çalıştığım görsel dilin farklı coğrafyalarda da karşılık bulabileceğini görmek çok değerliydi. Ancak ben bunu hiçbir zaman bir varış noktası olarak görmedim. Tam tersine, daha cesur kararlar alabildiğim, yeni teknikler denemekten çekinmediğim bir dönemin başlangıcı oldu. Kendi dilime daha sıkı sarıldığım ve onu geliştirmeye çalıştığım bir süreçti. Ödülün bana sağladığı en önemli katkılardan biri de uluslararası görünürlüğümü artırması oldu. Sonrasında farklı ülkelerde ve şehirlerde eserlerimi sergileme, yeni izleyiciler ve koleksiyonerlerle buluşma fırsatı yakaladım. Bugün işlerimin dünyanın farklı yerlerinde, farklı koleksiyonların parçası olması da bu yolculuğun en güzel taraflarından biri.
Sanatçının atölyesi kendine ait bir köşedir ama siz atölye ve galeriyi birleştiren, Nişantaşı'ndaki yeni mekanınızla, yaratım sürecinizi gözler önüne serdiniz. Bu motivasyonun kaynağı ne oldu?
Atölye ile galeriyi bir araya getirmemdeki en önemli amaçlardan biri, izleyicinin eserlerin aslında uzun ve katmanlı bir üretim sürecinin sonucu olduğunu hissedebilmesi. Dışarıdan bakıldığında dijital gibi algılanan işlerimin büyük bir bölümünün aslında el üretimine dayandığını ve bu sürecin kişisel bir yolculuktan izler taşıdığını görünür kılmak istiyorum. Süreci görünür kılmak benim için önemli ama bu her şeyin tamamen açığa çıkması anlamına da gelmiyor. Çünkü resim yapmak çok hissel ve duygusal bir süreç. Üretimin içinde hala sadece bana ait, dışarıdan görünmeyen içsel ve sezgisel bir alan var. Bazı kararlar çok bilinçli alınmıyor; o anki hisle, refleksle oluşuyor. İzleyici sürecin bir bölümüne dahil olabiliyor, hatta o oluşum halini yakından hissedebiliyor. Ama resim yapmanın içinde her zaman tarif edilmesi zor, kapalı ve duygusal bir katman var. Belki de resmi sanat yapan olgu tam olarak o görünmeyen alan ve oradaki duygusal yoğunluk.
Babanız mimar Hasan Mingü nedeniyle, tasarım dünyası içinde büyüdünüz. Eşiniz Ayşe Teke Mingü'nün de iç mimar/peyzaj tasarımcısı olması, mekan konusunda düşünme tarzınızı etkiledi mi?
Evet, çocukluğumdan itibaren mimarlığın ve tasarım düşüncesinin içinde büyüdüm diyebilirim. Babamın ofis ortamı, çizimler, planlar ve şantiye süreçleri hem görsel hafızamı hem de mekân algımı doğal olarak şekillendirdi. Mesleki olarak mimarlığa yönelmesem de, o düşünme biçimi bende hep arka planda devam etti. Bugün de eşim Ayşe ile birlikte hem yaşarken hem de üretirken bu mekânsal farkındalık sürekli canlı kalıyor. Mekânı sadece işlerin sergilendiği bir zemin olarak değil, sergilenen eserin anlamını dönüştüren aktif bir unsur olarak görüyorum. Bir resmin nasıl yerleştirildiği, ışıkla ilişkisi ve izleyiciyle kurduğu mesafe benim için en az resmin kendisi kadar önemli. Bu yüzden eserlerimi sergilediğim mekânlar da benim için yalnızca 'gösterim alanı' değil; işin tamamlayıcı bir parçası. Çoğu zaman mekânın kendisi, üretimin nasıl okunacağını doğrudan etkileyen bir çerçeveye dönüşüyor.
Eserleriniz arasında Saatchi Art'la iş birliğiyle yaptığınız Van Gogh üzerine Vincent seriniz de var. Bundan biraz bahseder misiniz?
Dünyanın her tarafından seçilen sanatçılarla birlikte gerçekleştirdikleri büyük bir NFT projesiydi bu. Bana teklif geldiğinde seve seve kabul ettim. 20 adet Van Gogh portesi resmettim ve bu eserlerin bir adet NFT kopyası, bir adet de fiziksel edisyonunu oluşturdum. NFT projesi çok büyük bir ilgi gördü ve toplamda üretilen 3000'e yakın eser satışa çıktıktan dakikalar sonra tamamen satıldı. Bu seri benim için önemliydi; çünkü hem o platforma seçilen sanatçılardan biri olmak beni mutlu etti hem de üretim sırasında da, sanat tarihine bakarken sadece referans almanın değil, o referansla bugünün üretim dili arasında yeni bir bağ kurmanın da mümkün olduğunu gösterdi.
Sanatın farklı bir tarafında, iç mimar ve peyzaj tasarımcısı olarak üretim yapıyorsunuz. Yaratıcılık bir bakıma inzivayı, zaman zaman içe kapanmayı ister. Bu açıdan bakınca bir sanatçıyla evli olmak daha mı avantajlı?
Yaratıcılık gerçekten de zaman zaman yalnızlık, derinleşme ve içe dönüş gerektiriyor. Tasarım sürecinde fikirlerin olgunlaşması için sessizliğe, gözleme ve düşünmeye ihtiyaç duyuyorum. Bir sanatçıyla aynı hayatı paylaşmanın en büyük avantajlarından biri de bu sürecin karşılıklı olarak anlaşılması. Sait'le birbirimizin üretim alanlarına saygı duyuyoruz. Yaratıcı süreçlerin heyecanını, belirsizliklerini ve zaman zaman getirdiği zorlukları ortak bir dil üzerinden paylaşabiliyoruz. Sanat ve tasarım, hayatımızın doğal bir parçası olduğu için birbirimizi besleyen bir ortam oluşuyor. Bu durum hem bireysel üretimlerimize katkı sağlıyor hem de dünyaya benzer bir merakla bakmamızı mümkün kılıyor.
Profesyonel kariyeriniz boyunca birçok uluslararası tasarım ödülüne layık görüldünüz. Örneğin A'Design Ödülü aldığınız 'Eclipse' masa lambasının, ilham kaynakları ve malzemesi bakımından ilginç bir hikayesi var. Lambanın özellikleri neler?
Doğa tüm tasarımlarımın başlangıç noktası. Bir projeye başlamadan önce konuyu belirliyor ve ardından doğadaki karşılıklarını araştırıyorum. 'Eclipse' masa lambasını tasarlarken de Güneş tutulmasının yarattığı etkileyici ışık ve gölge ilişkisini inceliyordum. Tasarımın çıkış noktası, Ay'ın Güneş'i kısmen örttüğü o büyüleyici an ve ortaya çıkan ışık etkisiydi. 'Eclipse', iç mekânlarda özgün bir atmosfer yaratmak amacıyla tasarlandı. Alt bölümünden yayılan ışık, tutulma sırasında oluşan ışık halkasını çağrıştırırken, formu da göksel hareketlerin yalın bir yorumunu sunuyor. Tasarımda ana malzeme olarak beton kullandım. Betonun doğal ve güçlü karakteri, Ay yüzeyinin dokusal yapısını çağrıştırdığı için özellikle tercih edildi. Üretim sürecinde küresel yüzey üzerinde oluşan doğal boşluklar ve dokular her lambaya kendine özgü bir karakter kazandırıyor. Bu da doğada hiçbir şeyin bire bir aynı olmaması fikriyle örtüşüyor. Modern ve minimalist tasarım anlayışım doğrultusunda 'Eclipse'te formu mümkün olduğunca sade tuttum. Benim için önemli olan, malzemenin doğallığını ve ışığın yarattığı etkisini ön plana çıkarmaktı. Sonuçta ortaya hem işlevsel hem de heykelsi bir obje çıktı. Tasarımın uluslararası platformlarda ödüle layık görülmesi benim için ayrıca değerli çünkü doğadan ilham alan, sade ama güçlü bir fikrin, evrensel bir tasarım diline dönüşebileceğini gösteriyor.
İç mimarlık, ürün ve peyzaj tasarımı alanlarına hangi duyguyla yöneldiniz? Tecrübeleriniz ışığında ödüllü tasarımlara ulaşmak kaç yılınızı aldı?
Tasarım benim için her zaman bir meslekten çok daha fazlası oldu; dünyayı algılama ve yorumlama biçimim haline geldi. Çocukluğumdan itibaren çevremdeki mekânları, nesneleri ve doğadaki oluşumları gözlemlemeyi seviyordum. İç mimarlık, ürün tasarımı ve peyzaj tasarımı benim için aynı düşünce sisteminin farklı ölçeklerdeki yansımaları. Eğitimimi Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü'nde tamamladım. Bu eğitim bana yalnızca mekân tasarlamayı değil, tasarımı bir düşünme biçimi olarak ele almayı öğretti. Üniversite yıllarında teorik bilgi ile uygulama iç içe ilerliyordu. Bugün çalışmalarımı yalnızca iç mimarlık ve peyzaj tasarımıyla sınırlamıyorum. Ürün tasarımı, aydınlatma, mobilya, mücevher tasarımı, kıyafet tasarımı ve küratöryel çalışmalar da üretim alanlarım arasında yer alıyor. Farklı ölçeklerde çalışmak tasarıma daha bütüncül bakmamı sağlıyor. Ancak tasarım alanında öğrenmenin mezuniyetle bitmediğine inanıyorum. Bugün hâlâ düzenli olarak okuyorum, araştırıyorum, yeni malzemeleri, üretim tekniklerini ve dünyadaki güncel tasarım yaklaşımlarını takip ediyorum. Seyahat etmek de öğrenme sürecimin önemli bir parçası. Farklı kültürleri, şehirleri, mimari yaklaşımları ve yaşam biçimlerini gözlemlemek tasarım bakış açımı sürekli besliyor. Yaklaşık 20 yılı aşkın süredir tasarımın farklı ölçeklerinde üretim yapıyorum. Bugün aldığım ödüllerin arkasında yalnızca tasarım yapmak değil; sürekli öğrenmek, gözlemlemek, araştırmak ve merak duygusunu canlı tutmak yatıyor. Mesleki pratiğimin yanı sıra uluslararası tasarım platformlarında da aktif olarak görev alıyorum. 10 yılı aşkın süredir dünyanın farklı ülkelerinde düzenlenen uluslararası tasarım yarışmalarında jüri üyesi olarak yer alıyorum. Tasarım projelerini değerlendirmek, farklı kültürlerden ve disiplinlerden gelen tasarımcıların çalışmalarını incelemek benim için çok öğretici bir deneyim. Bu süreç aynı zamanda tasarım dünyasındaki güncel eğilimleri yakından takip etmeme ve kendi üretim pratiğimi geliştirmeme katkı sağlıyor.
Tasarımlarınızda en çok nerelerden ilham alırsınız?
En büyük ilham kaynağım doğa. Bir tasarıma başlamadan önce konuyu belirliyor, ardından doğaya bakıyorum. Doğadaki hareketleri, büyüme biçimlerini, ritimleri ve tekrar eden örüntüleri inceliyorum. Bir yaprağın damar yapısı, suyun akışı, rüzgârın kum üzerindeki etkisi ya da bir ağacın dallanma sistemi yeni fikirlerin başlangıç noktası olabiliyor. Modern mimarlığın öncü isimlerinden Ludwig Mies van der Rohe'nin söylediği "Less is more" sözü, benim tasarıma bakışımı en iyi özetleyen ifadelerden biri. Gereksiz olanı azaltıp öz olana ulaşmayı önemsiyorum. Doğal malzemelerle çalışmayı seviyorum. Ahşap, taş, beton ve metal gibi malzemeler zamanla yaşar, değişir ve kullanıcısıyla birlikte bir hikâye oluşturur. Tasarımlarımda bu doğal karakteri görünür kılmaya çalışıyorum. Bunun yanında seyahat etmek de benim için çok önemli bir ilham kaynağı. Farklı şehirleri görmek, farklı kültürleri deneyimlemek, müzeleri gezmek, sanatla iç içe olmak, okumak ve sürekli araştırmak tasarım bakış açımı zenginleştiriyor.
Daha çok hangi alanlarda ürün tasarımı yapıyorsunuz?
Ürün tasarımlarım belirli bir ölçekle sınırlı değil. Aydınlatma, mobilya, mücevher, kıyafet ve yaşam alanlarına yönelik tasarımlar geliştiriyorum. Benim için tasarım disiplinleri arasında keskin sınırlar yok. Bir mücevher tasarlarken de bir kamusal alan tasarlarken de aynı tasarım düşüncesiyle hareket ediyorum.
Ödül alan tasarımlarınız arasında sizin için bir adım öne çıkan hangisi?
Uluslararası alanda ödül alan projelerim arasında benim için özel bir yere sahip olan tasarımlardan biri de değerli meslektaşım Tülin Atamer Karaağaç ile birlikte tasarladığımız 'Waves Bench' projesi. İstanbul'daki Zorlu PSM için tasarladığımız bu proje, merdivenleri yalnızca bir dolaşım alanı olmaktan çıkarıp insanların buluştuğu, dinlendiği ve etkileşim kurduğu bir mekâna dönüştürme fikrinden doğdu. Tasarımın çıkış noktası yine doğadaki dalga hareketleri oldu. Mekânı yumuşak bir şekilde tanımlayan ve kullanıcıyla ilişki kuran bu tasarım, kamusal alanlarda sosyal etkileşimi teşvik etmeyi amaçlıyor. Bu proje, Golden A' Design Award, Platinum European Product Design Award ve Architizer A+ Popular Choice Award gibi önemli uluslararası ödüllere layık görüldü.
İki yaratıcı kişinin aynı çatı altında buluştuğu evliliğinizde, Sait Bey'le
fikir alışverişiniz daha çok hangi konularda gerçekleşiyor?
Fikir alışverişimiz yalnızca sanat ve tasarımla sınırlı değil. Mimarlık, şehirler, seyahatler, kültür, doğa ve yaşam biçimleri üzerine çok konuşuyoruz. Yaptığımız seyahatlerde yeni mekânlar keşfetmek ve farklı kültürleri deneyimlemek ikimiz için de önemli bir beslenme kaynağı. Elbette zaman zaman farklı düşündüğümüz konular oluyor. Fikir ayrılıklarını bir çatışma olarak değil, projeleri geliştiren ve zenginleştiren bir süreç olarak görüyoruz. Sanırım bizi bir arada tutan en güçlü bağlardan biri bitmeyen keşif arzumuz.