Çoğu mekan, ilk açıldığında daha çok atmosferiyle, kalabalığıyla, bulunduğu yerle konuşulan adresler oluyor; fakat bir noktadan sonra işin asıl belirleyici tarafı mutfak oluyor. İnsan bir mekana ikinci, üçüncü kez neden gittiğini de tam burada anlıyor aslında. Sadece şık olduğu için mi, yoksa tabakları gerçekten akılda kaldığı için mi? Son dönemde bu açıdan yeniden bakılmayı hak eden yerlerden biri de Bardot gibi görünüyor.
Bardot zaten kısa sürede şehrin daha sofistike buluşma noktalarından biri haline gelmişti. Şimdi ise yeni menüsü ve danışman şef Mert Şeran'ın mutfak yaklaşımıyla birlikte, gastronomi tarafındaki iddiasını daha net hissettirmeye başlıyor. Buradaki mesele yalnızca birkaç yeni tabak değil; mekanın mutfakta nasıl bir dil kurmak istediğinin daha belirgin hale gelmesi.
Fransız brasserie klasiklerinden ilham alan çizgi korunurken; Akdeniz mutfağının daha taze, daha mevsimsel ve daha hafif hissi de menüye dahil oluyor. Steak tartar, foie gras terrine ve soğan çorbası gibi klasikler; deniz ürünleri ve sezonun ritmine uyum sağlayan dokunuşlarla dengeleniyor. Böylece ortaya hem zamansız hem de bugünün şehirli yeme içme alışkanlıklarına daha rahat temas eden bir denge çıkıyor.
Mert Şeran dokunuşuyla birlikte menüde hissedilen şey, daha karakterli bir mutfak fikri. Yalnızca lezzetli tabaklar değil, mekanın genel atmosferiyle konuşan daha bütünlüklü bir yapı öne çıkıyor. Bardot'nun zaten sahip olduğu kozmopolit ve rafine hava, bu kez mutfak tarafında da daha güçlü bir karşılık buluyor.
Kısacası Bardot'da olan biteni yalnızca "yeni menü" diye okumak eksik kalır. İstanbul'da artık bir mekanı akılda tutan şey sadece iyi bir masa ya da güzel bir atmosfer olmuyor; mutfağın bıraktığı iz de en az onlar kadar önemli. Bardot'nun yeni dönemini de bu yüzden not etmek gerek.