Beyazperde performansı Oscar almayı garantiler mi? Sinema tarihine adını kazıyan bazı oyuncular var ki, kariyerleri ödül sezonlarından çok daha büyük. Bazıları ilk işleriyle kendilerinden bahsettirirken, bazıları ise seneler süren emeklerin sonucunda ana akımda hak ettiği değeri görmeye başladı. Sayısız yapım, birbirinden farklı karakterler ve bazen de beyazperdenin ötesine geçen yetenekleriyle adlarından söz ettirmiş kimi ünlülerin ise, olağanüstü performanslarına rağmen; beyazperdenin ikonik ödül töreni Oscar'ın adaylıklarında hiç adını göremedik, ya da geceyi ödülsüz bitirdiler.

Küçük yaşta tiyatro ve müzikallerle sahneye adım atan Ariana Grande, geniş kitlelerce Nickelodeon'ın Victorious dizisiyle tanındı; müzik kariyerine ise genç yaşta yayımladığı albümlerle hızla damga vurdu. Çocukluk hayali olduğunu sıkça dile getirdiği Glinda rolüyle Wicked'ın 2024 ve 2025 sinema uyarlamalarında yer aldı ve filmin soundtrack'inde de performans sergiledi. Broadway kökenli olmasına rağmen tüm zamanların en çok hasılat yapan müzikal uyarlaması olan Wicked, ana akım sinemada güçlü bir fenomene dönüştü. Grande, serinin ilk filmiyle 97. Akademi Ödülleri'nde "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" dalında aday gösterilse de, yapım ikinci filmle Oscar yarışında yer bulamadı.

Altı kez Oscar'a aday gösterilmiş ancak hiç ödül kazanamamış Amy Adams, yüksek takdir gören kariyerine rağmen ödül sezonunda kıl payı kaçırılan ödüllerin sembolü haline geldi. Eleştirmenlerden ve büyük ödül kurumlarından güçlü tepkiler alan prestijli, oyuncu odaklı filmlerden Junebug (2015), Doubt (2008), The Fighter (2010), The Master (2012) ve Vice (2018) filmleriyle beş defa "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" kategorisinde aday oldu. American Hustle'daki (2013) rolü, ilk "En İyi Kadın Oyuncu" adaylığını getirdi ve Altın Küre ödülleri ile tekrarlanan SAG, BAFTA ve Critics' Choice Ödülleri'ni de içeren bir kariyerin zirvesi oldu. Adams'ın kariyer başarısı, ödüllerden çok eleştirel saygı ve geniş yelpazeyle tanımlanmıştır.

Akademinin açık ara favorilerinden biri olan Bradley Cooper da hala Oscar ödülü kazanamamış oyuncuların arasında. Silver Linings Playbook (2012), American Hustle (2013) ve American Sniper (2014) filmlerindeki performanslarıyla art arda "En İyi Erkek Oyuncu" adaylığı elde etti, ardından A Star Is Born (2018) ve Maestro (2023) filmlerinde yönetmenlik başarısı da dikkat çekti. Oyunculuğun ötesinde, Joker (2019) ve Nightmare Alley (2021) gibi filmlerdeki yapımcı ve senarist çalışmalarıyla "En İyi Film" ve "En İyi Senaryo" adaylıkları kazandı. 2024'te Maestro (2023) filmiyle yine "En İyi Erkek Oyuncu" ve "En İyi Film" adaylıkları almasına rağmen ödül kazanamadı ve Akademi'nin en çok aday gösterilen ve ödülü kıl payı kaçıran isimlerinden biri olarak yerini sağlamlaştırdı.

Cağdaş sinemanın en güçlü ve saygın oyuncularından biri olan konumlanan Colman Domingo, arka arkaya aldığı Oscar adaylıklarına rağmen henüz ödül kazanamadı. Özellikle tarihsel figürlere getirdiği derinlikli ve politik alt metni güçlü performanslarıyla öne çıkan Domingo, Rustin (2023) ve Sing Sing (2023) ile "En İyi Erkek Oyuncu" dalında üst üste aday gösterildi. Sinemadaki bu istikrarlı yükselişi, Euphoria (2019) ve Fear the Walking Dead (2015) gibi televizyon projelerindeki görünürlüğü ve yirmi yılı aşkın tiyatro geçmişiyle de desteklenen Domingo, henüz Oscar'sız olsa da endüstri nezdinde ciddi bir prestij ve ağırlık kazanmış durumda.

20. yüzyılın sonlarında Hollywood'un en tanınmış yıldızlarından biri olmasına rağmen, Demi Moore Akademi Ödülleri'nin gündeminde bu seneye kadar hiç yer almadı. 1980'lerin sonlarında ün kazanan Moore, Ghost (1990), A Few Good Men (1992), Indecent Proposal (1993) ve G.I. Jane (1997) gibi ticari olarak başarılı ve kültürel olarak etkili filmlerle çağına damga vuran bir ekran figürüne dönüştü. Şöhret, ücret eşitliği ve fiziksel dönüşüm etrafındaki cinsiyet normlarına meydan okumasına rağmen, çalışmaları Akademi tarafından genellikle prestijli olmaktan ziyade "popüler" olarak değerlendirildi. The Substance (2024), ona 2025'te ilk Oscar adaylığını ve Altın Küre ödülünü kazandırarak Moore'u hem bir geri dönüş figürü hem de uzun zamandır hak ettiği tanınmanın sembolü haline getirdi.

Beyazperde başarısının temellerini tiyatro eğitimi ile atan Emily Blunt, sinemada kısa sürede hem ana akım hem de eleştirel başarı yakalayan çok yönlü bir kariyer inşa etti. The Devil Wears Prada (2006) ile geniş kitlelere ulaşan Blunt, Salmon Fishing in the Yemen (2011) ve A Quiet Place (2018-2021) gibi yapımlarda dramatik derinliğini ve türler arası esnekliğini pekiştirdi. Buna rağmen, ilk Oscar adaylığını ancak Oppenheimer ile 2024'te "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" dalında aldı; ödül gelmese de, bu adaylık kariyerinin uzun süredir hak ettiği Akademi tanınırlığını nihayet görünür kıldı.

Beş kez aday gösterilmesine rağmen henüz Akademi'den ödülle ayrılmayan Ethan Hawke, çağdaş sinemanın en istikrarlı ve saygın figürlerinden biri olmayı sürdürüyor. 2026 Oscarları'nda Blue Moon ile gelen son adaylığı, kariyerinin geç döneminde ulaştığı yaratıcı zirvelerden biri olarak öne çıkıyor. Daha önce Training Day (2001) ve Boyhood (2014) ile oyunculuk dallarında, Before Sunset ve Before Midnight ile ise senaryo kategorilerinde aday gösterilen Hawke, kariyeri boyunca bağımsız sinema ile ana akım arasında kurduğu dengeli çizgiyle övgü topladı. Blue Moon, şimdiden dört ödül ve festival başarılarıyla Hawke'ın 40 yıllık, etkili kariyerini bir kez daha pekiştirdi.

Sekiz Oscar adaylığına rağmen hiç kazanamayan Glenn Close, oyunculuk dallarında Akademi tarihinin en çok ödülsüz adaylığına sahip ismi olarak anılıyor. 1980'lerde arka arkaya aldığı The World According to Garp (1982), The Big Chill (1983) ve The Natural (1984) adaylıklarıyla dikkat çeken Close, Fatal Attraction (1987) ve Dangerous Liaisons (1988) ile sinema tarihine geçen kadın karakterlere imza attı. Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde Albert Nobbs (2011), The Wife (2018) ve Hillbilly Elegy (2020) ile yeniden Oscar yarışına dönen oyuncu, hiç kazanamamış olmasına rağmen gücü, dönüşüm kapasitesi ve kalıcı etkisiyle sinema kanonundaki yerini tartışmasız biçimde koruyor.

Gotik estetiği, karanlık karakterleri ve ayırt edici oyunculuk diliyle sinema hafızasında kendine özgü havasıyla Helena Bonham Carter, Akademi tarafından şaşırtıcı biçimde sınırlı ölçüde tanındı. Kariyeri A Room with a View (1985) ve Howards End (1992) gibi dönem filmleriyle şekillenirken, özellikle eski eşi Tim Burton iş birlikleri olan Corpse Bride (2005), Sweeney Todd (2007), Alice in Wonderland (2010) onu ana akımın dışında, karanlık ve ikonik bir figüre dönüştürdü. Buna rağmen yalnızca The Wings of the Dove (1998) ile "En İyi Kadın Oyuncu" ve The King's Speech (2011) ile "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" dallarında iki Oscar adaylığı elde etti.

Senarist bir anne ile yönetmen bir babanın oğlu olarak çocuk yaşta oyunculuğa adım atan Jake Gyllenhaal, sinemadaki ilk çıkışını henüz 11 yaşındayken City Slickers (1991) ile yaptı; ardından babasının filmleri A Dangerous Woman (1993) ve Homegrown'da (1998) rol aldı. Asıl çıkışını October Sky'daki (1998) Homer Hickam performansıyla yakalayan Gyllenhaal, döneminin en cesur ve dönüşümcü oyuncularından biri olarak görülse de, Akademi'den bugüne kadar yalnızca Brokeback Mountain'daki yardımcı rolüyle bir defa aday listesine adını yazdırdı. Nightcrawler (2014), Prisoners (2013) ve Zodiac (2007) gibi ses getiren performanslarına karşın Oscar'sızlığı, Akademi tarihinin en çok sorgulanan tercihleri arasında.

Komedi sinemasının en tanınan yüzlerinden biri olan Jim Carrey, Akademi tarafından hiç Oscar'a aday gösterilmemiş olmasıyla bu listenin en çarpıcı isimlerinden biri. Oysa The Truman Show (1998) ve Eternal Sunshine of the Spotless Mind (2004) ile dramatik oyunculukta da ne kadar güçlü olabileceğini kanıtladı. Fiziksel komediye dayanan erken dönem işlerinden Ace Ventura (1994, 1995, 2009), Dumb and Dumber üçlemesi (1994, 2003, 2014) ve The Mask (1994) onu popüler bir ikon hâline getirirken, dramatik rolleri eleştirmenlerden büyük övgü aldı. Buna rağmen Carrey, hiç adaylık alamamasıyla, Oscar tarihinin en dikkat çekici oyuncularından biri olarak anılıyor.

Beyazperde kariyerine 1984'te A Nightmare on Elm Street ile başlayan Johnny Depp, ana akım sinema ile auteur (yazar yönetmen) evreni arasında kurduğu özgün diline rağmen, Oscar yarışında üç kez aday olup hiç kazanamayan isimlerden. İlk "En İyi Erkek Oyuncu" adaylığını Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl (2003) ile alan Depp, sonrasında Finding Neverland (2004) ve Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007) ile Oscar'ı evine götürmeye yaklaştı. Özellikle karakter oyunculuğunu ana akım yıldızlıkla birleştirdiği bu performanslar, Depp'i döneminin en ikonik figürlerinden biri hâline getirse de, Akademi nezdinde ödülle taçlanmadı.

Hollywood'a adeta genetik bir mirasla adım atan Kate Hudson, 1970 yılında "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" ödülünü kazanan Goldie Hawn'un kızı olarak sinema dünyasının içine doğuyor. Kariyerinin başında Almost Famous (2000) ile yakaladığı çıkışa rağmen Oscar sahnesinde uzun süre sessiz kaldı. Bu filmle 2001'de aldığı ilk adaylığı, Hudson'ı "gelecek vaat eden" oyuncular arasına yerleştirmişti. Ardından romantik komedilerle ana akımda güçlü bir ivme kazanan Hudson, yıllar boyunca gişe başarısıyla özdeşleşti ancak dramatik performansları çoğu zaman ödül sezonunun dışında kaldı. 2026 Oscarları'nda Song Sung Blue (2025) ile gelen ikinci adaylık, oyuncunun kariyerinde geç ama kritik bir kırılma noktası olarak görülüyor.

Modern Hollywood'un en parlak yıldızlarından Margot Robbie, Oscar yolculuğunda hem güçlü adaylıklar hem de çok konuşulan "göz ardı edilmeler" yaşadı. I, Tonya (2017) ve Bombshell (2019) ile aday gösterilen Robbie, özellikle Barbie'deki (2023) başrol performansıyla sezonunun en tartışmalı şekilde "En İyi Kadın Oyuncu "olarak aday gösterilmeyen isimlerinden biri oldu. Once Upon a Time in Hollywood (2019), The Wolf of Wall Street (2013) ve Mary Queen of Scots (2018) gibi filmlerle oyunculuk aralığını sürekli genişleten Robbie, henüz bir Oscar'a sahip olmasa da, çağının en etkili sinema figürlerinden biri olarak konumunu koruyor.

Dört kez "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" dalında Oscar'a aday gösterilen Mark Ruffalo, Akademi'nin en istikrarlı ama ödülsüz isimlerinden biri. The Kids Are All Right (2010), Foxcatcher (2014), Spotlight (2015) ve Poor Things'teki (2023) performanslarıyla her seferinde güçlü bir varlık ortaya koyan Ruffalo, özellikle karakter oyunculuğundaki inceliğiyle öne çıkıyor. Poor Things (2023) ile gelen dördüncü adaylığı, onu kategori tarihinde en çok aday gösterilen oyuncularla aynı ligde konumlandırsa da, Oscar heykeli hâlâ kariyerinin dışında duruyor.

Beş Oscar adaylığına rağmen henüz hiç kazanamayan Michelle Williams, Akademi tarihinin en saygın "ödülsüz" oyuncularından biri olarak anılıyor. Brokeback Mountain (2005) ile yardımcı rolde başlayan Oscar yolculuğu, Blue Valentine ve (2010) My Week with Marilyn (2011) ile başrole taşındı. Manchester by the Sea (2016) ve The Fabelmans (2022) ile tekrar aday olan Williams, minimalizm ile duygusal yoğunluğu birleştiren oyunculuk dili sayesinde, ödüllerden bağımsız olarak çağdaş Amerikan sinemasının en güçlü performans figürlerinden biri kabul ediliyor.

İki kez "En İyi Kadın Oyuncu" dalında Oscar'a aday gösterilmesine rağmen henüz törenden ödülle ayrılamayan Naomi Watts, özellikle fiziksel ve duygusal sınırları zorlayan performanslarıyla tanınıyor. İlk adaylığını Alejandro González Iñárritu'nun çok katmanlı anlatısı 21 Grams (2003) ile alan Watts, ikinci kez ise felaket sinemasına dramatik bir derinlik kattığı The Impossible (2012) ile Akademi'nin radarına girdi. Psikolojik kırılganlık ile dayanıklılığı aynı bedende buluşturabilen oyunculuğu, ödül sezonlarından bağımsız olarak onu çağdaş sinemanın en güçlü dramatik yüzlerinden biri hâline getirdi.

Akademi tarafından uzun süredir görmezden gelindiği düşünülen Salma Hayek, Oscar sahnesine yalnızca bir kez, Frida'daki (2002) çarpıcı performansıyla çıktı. Frida Kahlo'yu canlandırdığı bu rolle yalnızca oyunculuğunu değil, aynı zamanda yapımcı tarafını da öne koyan Hayek, Latin temsili açısından da dönüm noktası sayılan bir işe imza attı. Buna rağmen sonraki yıllarda yeni bir Oscar adaylığı gelmemesi; özellikle House of Gucci'deki (2021) enerjik ve sahne çalan performansı düşünüldüğünde, Akademi'nin en çok eleştirilen ihmallerinden biri olarak anılmaya devam ediyor.

Sinemanın en üretken ve tanınan yüzlerinden biri olmasına rağmen Samuel L. Jackson, rekabetçi kategorilerde yalnızca bir kez Oscar'a aday gösterildi. Bu adaylık, Quentin Tarantino klasiği Pulp Fiction (1994) ile "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" dalında geldi. Yıllar boyunca hem bağımsız sinemada hem de gişe rekorları kıran yapımlarda sayısız ikonik karaktere hayat veren Jackson, bireysel bir performansla Oscar kazanamasa da, 2022'de aldığı Onur Oscar'ı ile sinema tarihindeki kalıcı etkisini resmî olarak tescillemiş oldu.

Henüz 13 yaşındayken Atonement (2007) ile Oscar'a aday gösterilen en genç oynuncular arasına adını yazdıran Saoirse Ronan, çok kısa sürede kuşağının en saygın oyuncularından biri hâline geldi. Bu erken çıkışı, başrolde yer aldığı Brooklyn (2015), Lady Bird (2017) ve Little Women (2019) ile üç "En İyi Kadın Oyuncu" adaylığı izledi. Dikkat çekici biçimde, Ronan'ın aday gösterildiği her film aynı zamanda "En İyi Film" kategorisinde de yarıştı; bu nadir tablo, onun performanslarının yalnızca bireysel değil, filmlerin bütünsel gücüyle de örtüştüğünü gösteriyor. Oscar'sız olsa da Ronan, Akademi'nin en istikrarlı oyuncularından biri olmayı sürdürüyor.

Ana akım yıldızlığı ile oyunculuk prestijini aynı anda elinde tutan Scarlett Johansson, 2020 Oscarları'nda tarihe geçen bir başarıya imza attı. Aynı yıl hem Marriage Story (2019) ile "En İyi Kadın Oyuncu" hem de Jojo Rabbit (2019) ile "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" dallarında aday gösterilen Johansson, geceden ödülsüz ayrıldı. Bu çifte adaylık, onun dramatik oyunculuk kapasitesini net biçimde ortaya koysa da, sonrasında Akademi'den yeni bir adaylık gelmemesi de dikkat çekti. Johansson'ın Oscar yolculuğu, yıldız gücünün her zaman ödülle karşılık bulmadığının en net örneklerinden biri.

Sylvester Stallone, hem yazıp hem başrolünde yer aldığı Rocky (1976) ile Hollywood'a fırtına gibi girdi. Yapım "En İyi Film" başta olmak üzere birçok dalda Oscar kazanırken, Stallone'un senaryo ve performans adaylıkları bireysel olarak ödülle taçlanmadı. 2000'ler öncesi Hollywood'un en ikonik aksiyon figürlerinden biri olarak, popüler sinemanın dilini şekillendiren nadir yıldızlardan biri hâline geldi. Akademi, bu gecikmiş takdiri yıllar sonra Creed (2015) ile "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" adaylığı vererek telafi etmeye çalıştı; ancak sonuç yine değişmedi. Stallone'un Oscar hikâyesi, bir kariyerin etkisinin her zaman kazanılan ödül sayısı ile ölçülmediğinin en net örneklerinden biri olarak anılıyor.

2008'de The Curious Case of Benjamin Button'daki (2008) Queenie performansıyla Oscar'a aday gösterilen Taraji P. Henson, o yıl "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu" dalında güçlü bir çıkış yaptı ancak Akademi'den bir daha adaylık alamadı. Buna karşın kariyeri, Golden Globe ve SAG dâhil olmak üzere önemli ödüllerle taçlandı, 2026 ve 2024'da ise Time dergisi tarafından yılın en etkili 100 ismi arasında yer aldı. Hidden Figures (2016) En İyi Film dâhil üç Oscar adaylığı alsa da Henson bu adaylıkların hiçbirinde bireysel olarak kredilendirilmedi; yine de film, onun ana akım sinemadaki etkisini kalıcı biçimde pekiştirdi.

Kuşağının en dikkat çekici oyuncularından Timothée Chalamet, bu yıl Marty Supreme (2025) ile Oscar tarihine geçti: Marlon Brando'dan bu yana "En İyi Erkek Oyuncu" dalında üç kez aday gösterilen en genç isim oldu. Genç oyuncuya aynı zamanda filmin yapımcılarından biri olarak 98. Oscar ödüllerinde "En İyi Film" dalında da aday olarak kredi verildi. İlk adaylığını 22 yaşında Call Me by Your Name (2017) ile alan Chalamet, ardından A Complete Unknown'daki (2024) Bob Dylan yorumu ile yarışa döndü. Henüz törenden ödülle birlikte ayrılamamış olsa da, bu istikrarlı çizgi onu Akademi'nin en genç ve kalıcı favorilerinden biri hâline getiriyor.

Gişe gücü, yıldız karizması ve aksiyon sinemasını yeniden tanımlayan fiziksel performanslarıyla modern Hollywood'u şekillendiren Tom Cruise, buna rağmen Oscar kazanamayan nadir ikonlardan biri. Born on the Fourth of July (1989) ve Jerry Maguire (1996) ile "En İyi Erkek Oyuncu", Magnolia (1999) ile "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu" dallarında aday gösterilen Cruise, asıl küresel ününü Mission: Impossible serisi ve Top Gun evreniyle, aksiyon türünde yıldızdan çok markaya dönüşen bir figür olarak kazandı. Yıllar sonra bu kez yapımcı kimliğiyle Top Gun: Maverick'in (2022) "En İyi Film" adaylığına katkı sundu; heykeli evine götüremese de Cruise'un endüstri üzerindeki etkisi tartışmasız kaldı.

Kırk yılı aşkın kariyeri ve 150'yi aşan filmografisiyle çağdaş sinemanın en üretken karakter oyuncularından biri olan Willem Dafoe, dört Oscar adaylığına rağmen hâlâ ödülsüz. Platoon (1986), Shadow of the Vampire (2000) ve The Florida Project (2017) ile "En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu", At Eternity's Gate (2018) ile "En İyi Erkek Oyuncu" dallarında aday gösterilen Dafoe, özellikle rahatsız edici, sınırda ve karanlık karakterleriyle tanındı. 2000 öncesi Hollywood'un en ayırt edici yüzlerinden biri olarak, ana akım ile arthouse sinema arasındaki geçişleri en cesur biçimde temsil eden isimlerden biri hâline geldi. Oscar'sızlığına rağmen Dafoe, sinema tarihinde "oyuncuların oyuncusu" olarak konumlanıyor.

1990'lar Hollywood'unun en ikonik yüzlerinden biri olan Winona Ryder, Oscar yarışında iki kez aday gösterilmesine rağmen hiç kazanamadı. İlk adaylığını The Age of Innocence (1993) ile "En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu", ikinciyi ise Little Women (1994) ile "En İyi Kadın Oyuncu" dalında aldı. 2000'ler öncesi dönemde, entelektüel melankoliyle gençlik kırılganlığını birleştiren persona'sıyla bir kuşağın sinema algısını şekillendiren Ryder, ödüllerden uzak kalsa da kült statüsünü hiçbir zaman yitirmedi. Bugün geriye dönüp bakıldığında, Oscar'sızlığı onun etkisini azaltan bir unsurdan çok, Akademi'nin dönemsel estetik ve anlatı önceliklerini yansıtan bir ayrıntı olarak okunuyor.