Cunda'nın rüzgarıyla kadim zeytin ağaçlarının gölgesinde, toprakla, suyla ve bitkilerle bir arada olan bir 'doğa çırağı' karşılıyor bizi. Sanatçı, zanaatkar ve otacı kimliğiyle tanıdığımız Emine Boyner, uzun süredir kendi kazanında şefkatle demlediği üretimlerini "Kocakarı Masalları" adlı yeni kişisel sergisinde bir araya getiriyor. ARK Kültür'ün ev sahipliği yaptığı bu özel seçki, modern dünyanın bitmek bilmeyen gürültüsüne karşı barışçıl ve güçlü bir duruş vadediyor. Emine Boyner ile ilham durağı Ayvalık'a, sanatına ve yaşam felsefesine dair keyifli bir yolculuğa çıktık.

Uzun yıllardır Ayvalık'ta yaşıyorsunuz. Bu coğrafyanın sakinliği ve elbette zeytin ağaçları, hem hayatınızı hem de sanatınızı nasıl şekillendirdi?
Ayvalık'a ilk defa 9-10 yaşlarındayken geldim. Toprak yoldan, zeytin ağaçlarının arasından geçtiğimizde hayran kalmıştım ağaçlara. O günden bugüne mütemadiyen zeytin ağacı çizer oldum; bu deneyim benim için çok kıymetli. Çünkü binlerce yıldır bu topraklarda var olan, kendi etrafında bir ekosistem kurmuş, insanla ahenkli bir ilişkisi olan bir ağaçla yaşıyoruz. Kim bilir ne imparatorlukların kurulmasına ve yıkılmasına ne iklim değişikliklerine ve dönüşümlere şahit oldu. Çok uzun yıllara yayılmış bir yaşam sürmüş, geleni geçeni göçeni beslemiş, doyurmuş. Bu ağaçların bize sunduğu nefes bir minnet ve tevazu da getiriyor tabii ki. Onlardan gelen zeytinle, yaprakla ve zeytinyağıyla beslenmek ve şifalanmak da büyük bir nimet. Bütün bunlar elbette sanat çalışmalarımı da şekillendirdi. Zeytin ağacı çok çizdiğim, çok resmettiğim bir canlı. Resmettikçe, gördükçe ve zaman geçirdikçe dostluğumun daha da derinleştiğini hissediyorum. Dolayısıyla beni her gün dönüştürüyorlar.
ARK Kültür'de gerçekleşen serginiz "Kocakarı Masalları" ile eserlerin hangi yönünü öne çıkarmak istediniz?
"Kocakarı Masalları" aslında benim uzun süre kazanımda demlediğim, farklı malzemelerle ve farklı tekniklerle üzerine çalıştığım işlerin bir araya gelmesiyle oluştu. Yani bir tema belirleyip onun üzerine üretimler yapmadım. Ürettiğim pek çok şey, otacılığın yol göstericiliğiyle kadim dişil ilimlerden geliyor ya da onların etkisiyle oluşuyor. Kazan formu da yeryüzü bilgisiyle, kocakarılıkla, kadim şifa ilmiyle ve dişil bilgelikle çok örtüşen bir form ve aynı zamanda bir sembol. Üstelik günümüzde de hâlâ gündelik yaşamın içinde varlığını sürdürüyor. Bu sergi, o kazanla birlikte harmanlanan zanaatları yeniden gün yüzüne çıkarmak ve hatırlatmak için bana bir alan oluşturdu. Aslında "Kocakarı masalları" diye 'tü kaka' edilen bir kavramı; kocakarıları, kocamayı, ustalaşmayı, yaş almayı, yeryüzü ilmini ve yeryüzünün kitabını okumayı onurlandıran bir sergi oldu. Sevgili küratörüm Ezgi Bakçay'ın desteğiyle ve Ark Kültür'ün sevgili Gülfem Köseoğlu'nun alanında da çok güzel bir karşılık buldu.

Sergi, günümüzün gürültülü dünyasına karşı nasıl bir duruş sergiliyor?
Sergide yer alan her şey aslında yeryüzünden gelen malzemelerle oluştu. Çamur, keçe, doğal boyalar, suluboya ve kumaş gibi doğrudan yeryüzünden gelen maddelerle çalıştım. Dolayısıyla işler de yeryüzünün farklı elementlerinin dengesiyle ve onların ihtiyaç duyduğu zaman döngüsüyle oluşuyor. Bu nedenle evet, günümüzün gürültülü dünyasına karşı bir duruşu olduğu söylenebilir. Ama bu, ona karşı olmayı kendine dert edinmiş bir yerden çıkan bir duruş değil. Sergiyi kurarken ne benim ne de Ezgi Bakçay'ın "Bir direnç gösterelim" gibi bir niyeti vardı. Sergideki işler yeryüzüyle, yeryüzü ilmiyle, kadim otacılık ve şifa bilgisiyle bağlantılı bir yerden çıktı. Bu nedenle kendiliğinden, daha yapay bir duruşa karşı bir tavır gibi de okunabilir. Ancak gücünü ona karşı olmaktan değil, yeryüzünün kendisinden alan işlerin harmanı olmaktan aldığını söyleyebilirim.
Cunda'da kurduğunuz Atölye Patika'da nasıl bir vizyon benimsiyorsunuz?
Atölye Patika 2013 yılında kuruldu. Burası çok yönlü bir sanat ve zanaat alanı. Benim içinde bulunduğum otacılık, çömlekçilik, sanat ve farklı zanaatları bir arada tutan, birbirine kaynaştıran bir yer. Aslında Atölye Patika'yı koca bir kazan gibi düşünebiliriz. Burada otacılık zanaatım, elimden çıkan her işi yönlendiriyor diyebilirim. Benimle çalışan iki genç kadın var; Ceren ve Seda. Onlarla sabunlar, bitki harmanları ve renkli kozmetikler üretiyoruz. Her birinin içeriği tamamen doğadan geliyor. Her ürettiğim şeyde olduğu gibi, sanatımdan zanaatıma kadar her şeyin baş tacı yine zeytin ağacı. Sanat yapmayı bir eylem ya da misyon olarak edinmiyorum. Daha çok ne isem o olmak yolunda bir yolum var diyebilirim. Dolayısıyla Atölye Patika'daki üretim sürecim, ayrı ayrı gibi görünen bütün üretim süreçlerimle birlikte demlendi ve tek bir şey oluşturdu.

Kendinizi bir "doğa çırağı" olarak görüyorsunuz. Bu sergide ziyaretçilerin nasıl sesler duymasını hayal ettiniz?
Evet, kendimi bir doğa çırağı olarak görüyorum. Çünkü yeryüzüne dair hiçbir konuda uzmanlığın mümkün olduğuna inanmıyorum. Ne mutlu ki her gün bizi şaşırtan, hayret ve hayranlık içinde bırakan bir yeryüzünde yaşıyoruz. Üstelik onunla biriz, iç içeyiz, örülüyüz. Bu dünyayı da pek çok başka canlıyla birlikte paylaşıyoruz. Aslında burası kalabalık bir dost meclisi. Bu sergide de ziyaretçilerin bunu hatırlamasına vesile olmak istedim. "Bakın ben bağ kuruyorum, beni izleyin" diyen bir yerden değil; "Gelin birlikte hatırlayalım, ne kadar bağlı ve iç içe olduğumuzu yeniden fark edelim" diyen bir yerden oluştu bu sergi. Bir zamanlar küçümsenen, aşağılanan ya da 'kocakarı bilgisi' denilerek değersizleştirilen pek çok şeyin bugün modern bilim tarafından da teyit edildiğini görüyoruz. Farklı kültürlerde 'cadı', bizim topraklarımızda ise 'kocakarı' diyerek dışlanan pek çok bilginin aslında ne kadar büyük bir şifa taşıdığını yeniden öğreniyor ve hatırlıyoruz. Bu bazen bir reçel tarifi, bazen bir öksürük şurubu, bazen de unutulmaya yüz tutmuş bir zanaat olabilir.
Önümüzdeki dönemde sanatınıza ve atölyenize dair neler planlıyorsunuz?
"Yer ile Bir Otacının El Kitabı" ve sergi benim için önemli bir dönüşüme vesile oldu. Çünkü anlattığım şeyler aslında yıllardır gündelik hayatımın içinde olan, yaşadığım ve deneyimlediğim şeylerdi. Fakat kitap ve sergiyle birlikte başkalarına da ulaşır oldular. Bir şey görünür olduğunda ve başka insanlarla ilişkiye geçtiğinde bir muhabbet başlıyor. Daha içe dönük üreten bir mizacım var. Bu süreç bana paylaşmanın kıymetini hatırlattı. Bu nedenle önümüzdeki dönemde insanlarla birlikte üretmeye daha açık hissediyorum kendimi. Sergi süresince kent yürüyüşleri gerçekleştireceğiz. Şehrin de bir coğrafya olduğunu, yanı başımızdaki ağaçları, bitkileri ve dereleri yeniden fark etmeye davet eden buluşmalar olacak. Ayrıca kadim zanaatları yaşatan kadın zanaatkârlarla bir araya geleceğimiz bir zanaat günü planlıyoruz. Bunun yanında nefes ve beden pratikleri üzerine çalışan dostlarımızla farklı buluşmalar da gerçekleştireceğiz. Aslında bütün niyetimiz, kocakarı kazanını birlikte ve ahenk içinde kaynatabilmek. Bu sergiyi yaşayan bir varlık gibi görüyor, etrafında toplaşabileceğimiz yeni karşılaşmalar yaratmayı umut ediyoruz.