Pek çok görkemli kırmızı halı törenini ağırlayan dolu dolu bir yılı geride bıraktık. 2025 yılı boyunca şıklığıyla ses getiren, hafızalara kazınan isimleri sizler için kronolojik olarak bir araya getirdim. Veriler ve kırmızı halı performansları gösteriyor ki; yılın en şık kadını Demi Moore, en şık erkeği ise Jacob Elordi. Sadece resmi törenlerde değil, günlük stilleri ve özel davetlerdeki kusursuz seçimleriyle de öne çıkan bu iki isim, 'yılın en şıkları' ünvanını benden sonuna kadar hak ediyor.

Sezonun açılışını yapan Altın Küre, bu yıl adeta bir şıklık yarışı sahnesiydi. Zendaya ve Cate Blanchett her zamanki gibi kusursuz tercihleriyle büyülediler. Demi Moore'un zamansız zarafeti ve Selena Gomez'in yenilenmiş tarzı, gecenin unutulmazları arasındaydı.
Londra'nın gri havasını dağıtan isimler yine Demi Moore ve Selena Gomez oldu. İkilinin şık tercihleri, BAFTA'nın o ağırbaşlı ama modern ruhuyla uyum içerisindeydi.
Sinemanın en büyük gecesinde gözler yine tanıdık simaların üzerindeydi. Demi Moore, Selena Gomez ve Jacob Elordi bir kez daha gecenin parlayanları olurken; Ariana Grande çok güzel bir görünüm sergilemese de akılda kalıcı tercihiyle hafızalara kazınmayı başardı.

Oscar heyecanının ardından gelen bu ikonik partide, Demi Moore ve Selena Gomez gece boyu süren şıklıklarını devam ettirerek, eğlencenin en stil sahibi isimleri olduklarını kanıtladılar.

Modanın en büyük gecesinde dramatik dokunuşlar ön plandaydı. Zendaya ve Rihanna, gecenin konseptine sadık kalarak, her zamanki gibi sınırları zorlayan ve ilham veren görünümleriyle geceye damga vurdular.
Riviera'da şıklık rüzgarları eserken Cate Blanchett, Simone Ashley ve Dakota Johnson zarafetleriyle büyüledi. Ancak benim için bu festivalin yıldızı, yıl boyunca şahsi favorilerimden olan Elsa Hosk'un o büyüleyici duruşuydu.

Venedik bu yıl adeta bir stil karnavalı gibiydi. Demi Moore kuşkusuz en şık isimdi; ancak Kaia Gerber az sayıda görünüme imza atsa da tek bir hatalı seçim yapmadan yılı şahsi favorilerimden biri olarak kapattı. Cate Blanchett, Jacob Elordi, Pedro Pascal, Rosie Huntington-Whiteley ve Amal & George Clooney çifti festivalin ağırlığını taşıdı. Emily Blunt ise burada giydiği o ikonik elbiseyle tek atışta tam isabet sağlayarak bana göre 'yılın elbisesi'ne imza attı.

Televizyon dünyasının zirvesinde Selena Gomez, Pedro Pascal ve Cate Blanchett rüzgarı esti. Her üç isim de ekranlardaki başarılarını kırmızı halıdaki asaletleriyle perçinlediler.

Gecenin en dikkat çeken isimleri Jacob Elordi, Selena Gomez, Kaia Gerber, Demi Moore ve Rosie Huntington-Whiteley oldu. Modern kesimler ve klasik çizgilerin kesişimindeki bu davet, yılın en rafine şıklıklarından birine ev sahipliği yaptı.
Sanat ve sinemanın buluştuğu bu özel gecede, Vittoria Ceretti, Kaia Gerber, Demi Moore ve Elsa Hosk kusursuz görünümleriyle ışık saçtılar. Her biri gecenin sanatsal ruhuna uygun birer tablo gibiydi.
Ödül sezonunun önemli duraklarından birinde, Jennifer Lawrence'ın Jonathan Anderson imzalı Dior şıklığına Jacob Elordi, Anya Taylor-Joy ve Mia Goth'un modern dokunuşları eşlik etti. Bu kez genç kuşağın duruşu takdire şayandı.

Listenin sonuna bir bonus eklemek gerekirse, o kesinlikle Charlize Theron'un Givenchy defilesindeki görünümü olmalı. Uzun zamandır hasret kaldığımız o 'glam şık' havayı yeniden solumamızı sağladı; maskülenlik ve dişiliğin mükemmel bir dengede olduğu bu stil, gerçek bir ikonun imzası niteliğindeydi.
Pantone, 2026 yılı için sakin ve beyaz tonlu 'Cloud Dancer' rengini seçti. Ancak bu renk günümüzün gerçek enerjisinin çok gerisinde kalıyor. Bana kalırsa 2026'nın asıl rengi, bu seçimin aksine kesinlikle 'turuncu'. Ancak bu, herhangi bir turuncu değil; Timothée Chalamet'nin deyimiyle 'iddialı' ve 'göz alıcı' bir turuncu. 'Marty Supreme' vizyona girmeden önce başlayan bu renk istilası, modern pazarlama tarihinin en sofistike örneklerinden biri olarak moda arşivlerine girdi. İşte Chalamet'nin, bir masa tenisi topunun rengini nasıl küresel bir stil ikonuna dönüştürdüğünün kronolojik hikayesi...
Sürecin fitilini ateşleyen, A24 PR şirketinin sızdırdığı o meşhur 18 dakikalık video toplantı görüşmesiydi. Chalamet, henüz pazarlama süreci resmen başlamadan önce kreatif ekibe adeta bir 'pazarlama gurusu' edasıyla sesleniyordu ve filmin nasıl pazarlanacağını anlatıyordu. Toplantıda, Greta Gerwig'in 'Barbie' ile pembe rengi nasıl tekeline aldığını referans göstererek, "Her yerde turuncu görmek istiyorum," diyordu. "Öyle bir turuncu olsun ki, insanlar baktığında gözleri yansın." Chalamet bu görüşmede sadece bir oyuncu değil, projenin vizyoner yapımcısı olarak konuşuyordu. Özgürlük Heykeli'ni turuncuya boyamaktan, gökyüzünden turuncu pinpon topları yağdırmaya kadar absürt fikirler sunarken aslında tek bir şeyin sözünü veriyordu: Görsel istila. Ve nitekim, dediği her şeyi birer birer yaptı. Kasım ayına geldiğimizde, "turuncu dalga" sokak modası üzerinden sessizce ama derinden yayılmaya başladı. Nahmias markası ve A24 şirketi iş birliğiyle üretilen ve Chalamet'nin stilisti Taylor McNeill tarafından titizlikle konumlandırılan 'Marty Supreme' rüzgarlığı, Hollywood'un yeni üniforması oldu. Önce Timothée, ardından Kendall Jenner ve Hailey Bieber gibi isimlerin üzerinde görülen bu parça, bir film ürünü olmaktan çıkıp statü sembolüne dönüştü. Turuncunun o enerjik ve nostaljik tonu, 1950'lerin spor estetiğini 2025'in sokak lüksüyle birleştirdi.

Pazarlama süreci zirveye ulaştığında Chalamet, "dediği her şeyi yapma" sözünü kırmızı halıda bir gövde gösterisine dönüştürdü. Los Angeles prömiyerinde Kylie Jenner ile birlikte, baştan aşağı özel yapım turuncu 'Chrome Hearts' deri takımlarıyla boy gösterdi. Bu, filmin renk hikayesine sadık kalırken, turuncuyu bir "punk-lüks" ögesine dönüştüren radikal bir hamleydi. Belki de turun en sofistike anı New York prömiyerindeydi. Haider Ackermann'ın Tom Ford için tasarladığı saten dokulu, monokrom turuncu takım elbise, Chalamet'nin üzerindeydi. Yanında ise annesi Nicole Flender, aynı tonda ipek bir elbiseyle ona eşlik ediyordu. Bu 'anneoğul turuncusu', rengin sadece agresif bir pazarlama aracı değil, aynı zamanda şık, zarif bir moda tercihi olabileceğini kanıtladı.

Pazarlama dünyası uzun süredir karmaşık mesajlar ve aşırı bilgi yüklemesiyle tüketicinin dikkatini çekmeye çalışıyordu. Ancak 2026, bu gürültüyü tek bir frekansla kesme yılı olacak. Artık markalar kendilerini uzun cümlelerle değil, zihinlere kazınan spesifik bir Pantone koduyla ifade ediyor. Bu stratejinin temeli, rengin bir 'yardımcı öge' olmaktan çıkıp ana ürün haline gelmesine dayanıyor. Geçtiğimiz sezonda bir rengin nasıl bir projenin ve karakterin sembolü haline getirildiğini gördüğümüz gibi; 2026'da otomotivden teknolojiye, lüks tüketimden hızlı modaya kadar her sektör 'renk mülkiyeti (color ownership)' peşinde koşacak desem abartmış olmam. 2026 yılında moda ve pazarlama dünyasını şekillendirecek renk odaklı stratejileri ise şu başlıklar altında incelemek mümkün.
Duygusal rezonans ve psikolojik çapa: Markalar artık sadece göze hitap etmiyor. Rengin fizyolojik etkileri (kalp atış hızı üzerindeki etkisi veya dopamin salgılatması gibi) ürün tasarımının merkezinde yer alıyor.
Dijital ve fiziksel bütünlük: Pazarlama kampanyaları artık sadece sosyal medya akışlarında değil, şehrin silüetinde de aynı tonda hayat buluyor. Sokaktaki bir billboardun rengi ile telefonunuzdaki bir butonun rengi arasındaki uyum, markanın görünmez bir parçası olmanızı sağlıyor.
Minimalist istila: Mesajın en saf hali renk olduğu için, tasarımda minimalizm zirveye ulaşıyor. 2026'da hiçbir yazı veya logo görmeyebilirsiniz; sadece o markaya ait olduğu artık herkesçe bilinen o iddialı renk tonu sizi karşılayacak diyebilirim.
Moda dünyası bu akımın her zaman laboratuvarı oldu. Ancak 2026'da bu durum bir adım öteye taşınarak, kurumsal kimliklerin renk üzerinden metot oyunculuğu yaptığı bir evreye geçiliyor. "Rengi yöneten, algıyı yönetir" felsefesiyle markalar, o rengin temsil ettiği dünyayı satacak.

Moda dünyası, beklenmedik vedaların ve şaşırtıcı transferlerin yarattığı o yüksek voltajlı atmosferi sever; ancak son bir aydır Milano kulislerinden yükselen fısıltılar yapısal dönüşüme işaret ediyor. Prada Group'un Versace'yi bünyesine katmasının üzerinden henüz sayılı günler geçmişken, kreatif direktör koltuğunda sadece bir sezon oturan Dario Vitale'nin ani ayrılışı, sektörde sevinç veren bir sarsıntı yarattı. Şimdi ise herkesin aklındaki o soru işareti, tek bir ismin etrafında kristalize oluyor: Pieter Mulier. Eğer endüstri kaynaklarının öngörüleri gerçeğe dönüşürse, Versace'nin yeni dönemini şekillendirecek vizyoner belli: Alaïa'nın son yıllardaki muazzam yükselişinin mimarı Pieter Mulier. Belçikalı tasarımcıyı bu denli cazip kılan unsur, sadece kumaşa hükmetme biçimi değil, aynı zamanda markaların tarihsel kodlarını modernize etme konusundaki cerrahi hassasiyeti. Raf Simons ile olan kadim dostluğu ve kariyer yolculuğu, Antwerp'ten Jil Sander'a, Dior'dan Calvin Klein'a uzanan o rafine çizgi, Mulier'i Prada Group'un yeni oyun planı için en doğal aday haline getiriyor.

Bu potansiyel transferi masaya yatırdığımda, karşıma zıt duygularla örülü bir tablo çıkıyor. Net bir şekilde ifade etmem gerekirse; bu gelişme doğrulanırsa, Versace için son derece 'hayırlı' bir başlangıç, Alaïa için ise derin bir 'üzüntü' kaynağı olacaktır. Versace cephesinde Mulier ismi, Gianni Versace'nin o heykelsi, iddialı ve maksimalist mirasının, günümüzün sessiz lüks anlayışıyla nasıl harmanlanabileceğine dair en güçlü yanıt. Mulier'in formu yücelten tasarım anlayışı, Medusa'nın o görkemli duruşunu yeniden tanımlayabilir ve markayı aradığı istikrarlı başarıya taşıyabilir. Ancak madalyonun diğer yüzü oldukça buruk. Alaïa, Mulier'in liderliğinde sadece bir marka değil, modanın sanatsal değerini koruyan kutsal bir sığınağa dönüşmüştü. Onun ayrılığı, markanın kazandığı ivmeye ve Richemont grubuna sağladığı ticari başarıya vurulacak ağır bir darbe niteliğinde. Alaïa gibi karakterli bir modaevinin, Mulier'in yarattığı o eşsiz estetik boşluğu nasıl dolduracağı büyük bir merak konusu.

New York'un ilk Müslüman 'First Lady'si Rama Duwaji, alışılagelmiş siyasetçi eşi portresini bir kenara bırakarak, entelektüel derinliği ve sanatsal kimliğiyle moda dünyasının yeni ilham perisi ve son dönemin gözdesi oldu. Kaynaklar onun hikayesini modern bir ikonun doğuşu olarak tanımlıyor. New York, tarihinde pek çok ikonik figüre ev sahipliği yaptı. Ancak Ugandalı ilk Müslüman New York Belediye Başkanı Zohran Kwame Mamdani'nin Müslüman-Amerikan eşi Rama Duwaji, alışılagelmiş 'First Lady' portresini entelektüel bir devrimle yeniden tanımlıyor. Belediye binasının ağır protokol havasını, sanatın özgürleştirici ruhuyla dağıtan Duwaji, sadece bir eş değil; zira kendisi yüksek lisanslı bir sanatçı ve vizyoner bir illüstratör. Ve bir dergi için yaptığı son çekimi ile moda dünyasının radarına prestijli bir giriş yaptı. Szilveszter Mako'nun objektifinden süzülen kareler, bildiğimiz siyasi portrelerden çok farklı; fotoğraflar, kıyafetlerin ihtişamından ziyade Duwaji'nin 'beyni ve ellerine' yani yaratım gücüne odaklanıyor. Moda dünyasını cezbeden de tam olarak bu: Kumaşın ötesine geçen, derinliği olan bir kimlik. Duwaji'nin stilini sofistike kılan asıl unsur ise sanatsal başkaldırısı. Kendi eserlerinde Batılı güzellik normlarını ve renkli tenli kadınlar üzerindeki estetik baskıları sorgulayan sanatçı, podyumların aradığı o 'sahiciliği' bizzat temsil ediyor. Duwaji, modern kadının düşünsel ve estetik gücünü New York'un kalbine mühürlüyor...