Söylenen kadar söylenemeyenlerin de ağırlık taşıdığı, hafıza ve birbirine tutunma hâlini sade ama derinden işleyen bir sahne diline dönüştüren "Elma Labrador Çimen", Engin Hepileri ve Nergis Öztürk'ün güçlü oyunculuklarıyla sahnelenirken, ikiliyle bir araya geldik. Oyunun kelimelerle olduğu kadar müzikle de kurduğu dünyayı ve yeniden aynı sahnede buluşmanın ortaklığını konuştuk.
Tiyatro bir kez yaşanır hissi sizde neler uyandırıyor? Tiyatro, televizyon ve sinema arasında gidip gelen iki oyuncu olarak size en yoğun canlılık, ifade ya da güven hissini hangi alan veriyor?
Nergis Öztürk: Canlılık anlamında seyirci için bir kez yaşanıyor ama oyuncu için öyle değil. Anı yaşamak, o an orada, şimdi de
burada olma duygusuyla tabii ki tiyatro.
Engin Hepileri: "Her gece aynı oyunu oynamaktan sıkılmıyor musunuz?" gibi sorular alıyoruz. Sıkılmadığımız gibi o kadar keyifli hale dönüşüyor ki... Her akşam başka bir şey oluyor, başka bir seyirci geliyor, başka bir duygu oluşuyor ve biz başka oluyoruz. Sahneler, kültürler başka oluyor, turnelere gidiyoruz, yurt dışına çıkıyoruz... Dolayısıyla bir kez yaşanıyor ama her seferinde rengarenk oluyor.
N.Ö.: Biz bir de mezun olduğumuzdan beri hep başka bir şeyin yanında tiyatro yaptık. Bunun yanında dizi ve sinema da yaptık. E.H.: Setten gelip sahneye çıktığımız, sahneden inip sete gittiğimiz çok oldu. Çok ilginç, farklı türde filmlerde oynadık. Aralarında teknik farklılıklar olsa da özünde tek bir duygu var. Bizi harekete geçiren, içimizdekini ortaya döktüren... İyi metin, iyi hikâye, inandığımız oyuncular, inandığımız yönetmen, söylemek istediğimiz söz ve o sözün gideceği yer...
Sizin için birlikte sahneye çıkmak nasıl bir his? Bundan 14 yıl önce "Oda ve Adam", 10 yıl önce de "Akciğer"de başrolleri paylaştınız. O günlerden bugüne aranızdaki sahne ortaklığı nasıl değişti? Birbirinizin ritmini artık sezgisel bir yerden okuyabilen bir ikili olduğunuzu düşünüyor musunuz?
N.Ö.: Biz aslında 2010 yılında İstanbul Tiyatro Festivali'nde "Ve, Veya, Ya Da" oyununda tanıştık. Hani tiyatronun 'ensemble'ı çok önemlidir ya, işte biz 16 yıldır Engin'le yarenlik ediyoruz birbirimize. Artık birbirimizin ciğerini biliyoruz. Farklı şeyler de yapıyoruz ama biz, bize yakışan metinlerde koşa koşa yan yana gelmeyi seviyoruz. O yüzden bize her şey deniyor.
E.İ.: Ruh halinizi bile sizden iyi anlayan bir oyuncu arkadaşınız yanınızda olduğu zaman; o gün etrafınızdaki durumları sizin gibi değerlendiren, yıllar geçtikçe sahne üstündeki aksilikleri beraber aştığınız, beraber bir şey yarattığınız ve oyunun sonundaki o alkışı birlikte tattığınız yaşanmışlık, müthiş bir konfor oluyor. Birlikte düşüp birlikte kalkmak özellikle sahnede çok önemli bir şey.
Metinle ilk kurduğunuz bağ neydi? Okuduğunuzda "Evet bunu mutlaka oynamalıyız!" dedirten dürtü ne oldu?
E.H.: Metnimiz İrlandalı genç yazar Matthew Seager'ın yazdığı "In Other Words". Ben bunu İngiltere'de bir kitapçıda buldum. Konu, konuyu ele alış, her şey çok iyi ama farklı bir sahneleme biçimi var. Seyirciyle diyalogları var, bazı sahneler birer flashback gibi, bir de aslında sürreal; karakterin kafasının içinde ne yaşadığını gösteriyor. Hayata dair çok sıcak; birlikte yaşamak, en zor gününde yanında olmak, iki kişiyken zorlukları nasıl aşabildiğimiz... Umut vermesi de beni heyecanlandırdı. Ben bu kadar heyecanlanınca dedim ki, "Bunu Nergis Öztürk okumalı hemen!".
N.Ö.: Engin'den bir metin gelince okumadan da kabul edebiliyorum. Çünkü hep bize çok yakışan metinler getiriyor. Sahnede hem yönetmenimiz Onur Ünsal'ın hem metnin güzelliği; sadece iki insanın hayatına tanık olabilmek beni heyecanlandırdı.
Oyunun ismi neden "In Other Words" olarak kalmadı? Türkçe ismine taşınan "elma, labrador ve çimen" kelimeleri sahne üzerinde sizler için basit birer hatırlatıcı mı yoksa her şeyi üzerine inşa ettiğiniz o asıl gerçeklik mi?
E.H.: Frank Sinatra'nın "Fly me to the Moon" şarkısından almış yazarımız oyunun ismini. Çağrışım olarak da güzel bir isim. Fakat biz Onur'la çalışırken şarkıyı çokça dinledik, yazarın tercihi olduğu için öncelikliydi. Ancak iyi hissetmedik o şarkıda, yavaş yavaş başka şarkılar dinlerken bulduk kendimizi. Hatta Onur bir taraftan Kenan Doğulu ile araştırırken bambaşka bir şarkıya karar verildi. O şarkı kullanılmaz olunca oyunun ismi boşa düştü. İsmimizdeki merak unsuru ve çarpıcı olması bizi de oyunu da çok iyi taşıdı.
N.Ö.: "Elma Labrador Çimen" kelimeleri de geçiyordu metinde. Bu ismin yakışacağını düşündük ve bence de çok yakıştı.
Emma Thompson tiyatroyu bu bağlantısız dünyadaki tek umut olarak tanımlıyor. Her şeyin bir tıkla kurgulandığı şu çağda tiyatro sahteliğin sızamadığı son kalemiz mi yoksa tiyatronun o biricik ruhu da hızla değişiyor mu?
N.Ö.: Teknik olarak teknolojinin ilerlemesiyle artık oyunlarda bu tarz şeyler kullanılıyor ama insanı ortadan kaldıramadıkları için henüz son kalemiz diyebiliriz.
E.H.: Tiyatro sanatından bahsedeceksek insan olmazsa olmaz. Teknoloji, sadece duyguyu ve görselliği öne çıkartabiliyor. Ama birini karşımıza oturtsak ve hiç hareket etmesek, ışık yakmasak, kostüm giymesek, herhangi bir yerde sadece ilgisini bize vermesini isteyip bu hikâyeyi anlatsak; farklı bir şey olacağını düşünmüyorum. Yüreğimizde hissettiğimiz şeyi aktarabildiğimiz an zaten tiyatro sonuçlanmış oluyor.
Seyircinin zihninin her an ekrana bölündüğü bir çağdayız. Sahneden bakınca seyirciyi o anın içine davet etmek artık daha mı güç? Tiyatro bu dikkatle anıklığıyla mücadele ederken birbirimize yeniden ihtiyaç duyduğumuzu mu hatırlatıyor?
N.Ö.: Bu bizim işimiz değil. Ellerde telefon mevzusunu bir türlü çözemiyoruz. Tabii ki oyun sonundaki alkışı çekin; o hoşumuza gidiyor, görüyor ve paylaşıyoruz. Ama prova yapmışız, ne oynadığımızı biliyoruz; kendimizi kaybetmiyoruz. Dolayısıyla oyunun ortasında açılan flaşı, janjanlı telefon kılıflarını görüyoruz. O anı yaşamak yerine bütün oyunu çekip evde izleyecek mi? Oyundan çekilen sahneler -ne kadar güzel şey yazılırsa yazılsın- paylaşılıp, etiketlendiğimizde biz onları paylaşmıyoruz.
E.H.: Paylaşmadığımız gibi şikâyet de ediyoruz çünkü yasal karşılığı var. Siz izlemiş olabilirsiniz ama öncelikli olarak izlememiş olan dışarıdakilere, bir de sizinle birlikte izleyenlere saygı göstermek gerekiyor.
N.Ö.: Biricik bir şey yaşayacağız bu akşam gelen seyircimizle. Öyle düşünürlerse kendilerinin de biricik olduklarını düşünürler.
Tüm bu karmaşanın sonunda tiyatronun o kaydedilemeyen, pazarlanamayan anlık fiziksel teması sizce bugün ne ifade ediyor? Biz sadece geçmişin yasını mı tutuyoruz yoksa birbirimizin gözlerinin içine bakarak iyileşebileceğimize dair o umudu mu taşıyoruz?
N.Ö.: Eski ve yeni diye bir ayrımın ortadan kaldırılması gerektiğini düşünüyorum. Bu her şey için geçerli. Gazeteye ilan verilen dönemde de yaptık bu işi ama benden genç bir oyuncu arkadaşıma "Bizim zamanımızda..." lafını kullanmayı doğru bulmuyorum. Evet sistem değişime ayak uydurmak zorunda ama eski, yeni, buna yine seyirciler ve tiyatrolar karar verecek. Tiyatro her an önünüze sunulan bir şey değil. Paranızı alıp, mesai harcayıp gidiyorsunuz; üç saniyede ulaşmıyorsunuz.
E.H.: Tiyatronun da her şey gibi gelişmesini, evrilmesini, yeni teknolojilerle bir şeyler yaratmayı, seyircinin kafasındaki algıyı başka bir yerden kırmayı çok seviyorum. Ama özünü kaybetmeden tabii ki. Sonuç olarak süslediğimiz bir estetik, bir felsefe bu.
N.Ö.: Merak etmeyin tiyatro bitmez. Pandemi herkesi telaşa soktu ama Antik Yunan diye bir gerçeklik var. Zaten çok zor yapıyoruz, cebimize çok büyük paralar girmiyor. Ama bu bir emek ve seviyoruz burada var olmayı. Seyirci de kendini sevsin.
E.H.: Dönem dönem kültürler arasında değişiklikler oluyor. Bizde de var seyirci sayılarında artma, düşme... Şimdi televizyon var, güzel filmler üretiliyor ve dünyada çekilen bütün içeriklere tık diye ulaşabiliyoruz. Pandemi sonrası, sanılanın aksine seyirci sosyalleşmenin, birlikte bir şey paylaşmanın değerini burada tekrar fark etti, nefes aldığını anladı.
N.Ö.: Ben burada mutluyken neden kendime engel olayım? Giderek dünyanın hareketli gündemine çekildiğimiz, yalnızlaştığımız dönemde, daha da küçük hissediyoruz kendimizi, ama bu alanda hiç kimsenin küçük hissedeceği bir şey yok. Bir şey yaşıyoruz hep birlikte ve bu çok gerçek.
Video: Ardan Can Güngör, Onur Karakuş