Hadi dürüst olalım, Martin Scorsese'nin bu başyapıtını ilk kez izleyip de jenerik aktığında "Eee, şimdi ne oldu? Kim deli, kim akıllı?" diye yarım saat boşluğa bakmayan bizden değildir. Leonardo DiCaprio'nun "Teddy Daniels" karakteriyle Shutter Island'ın sisli koridorlarda iz sürdüğümüzü sanırken, meğer yönetmen en baştan beri gerçeği burnumuzun ucuna koymuş ama hiçbirimiz anlamamışız. Şimdi, eğer filmi izleyip "Ben bunu bir daha izlemeliyim ama bu sefer her şeyi çözeceğim" moduna girdiyseniz, bu yazıya bir göz atın derim. Çünkü Zindan Adası'nı bir film olmaktan çıkarıp devasa bir psikolojik deneye dönüştüren o detaylara giriş yapmak üzereyiz. İşte bir sonraki arkadaş ortamında "Bakın burayı kaçırmışsınız" diyerek havai fişek etkisi yaratabileceğiniz, insanların okudukça "Nasıl yani?" diyeceği, tabii ki zihinleri yakan 6 ilginç bilgiyi sıralıyoruz.
Film boyunca Teddy'nin ne zaman bir sanrı görse veya karısıyla hayali bir konuşma yapsa sahnede mutlaka bir ateş (şömine, çakmak, yanan kağıtlar) olduğunu fark edeceksiniz. Çünkü ateş onun sığındığı "sıcak yalanı" temsil ediyor. Öte yandan su, çocuklarının boğulduğu o korkunç gerçekle bağlantılı olduğu için Teddy sudan nefret ediyor, denizde midesi bulanıyor ve yağmurda huzursuz oluyor. Hatta filmin açılış sahnesinde Teddy vapurda kusarken dışarıdaki denizin tamamen çarşaf gibi durgun olması, midesinin bulanma sebebinin "deniz tutması" değil, suyun (gerçeğin) ona verdiği o derin rahatsızlık olduğunu gösteriyor. Scorsese aslında en baştan beri ekranın bir köşesine ateşi, diğer köşesine suyu koyarak karakterin zihnindeki yalan-gerçek savaşını gözümüzün içine sokuyormuş.
Filmi izlerken bazı sahnelerde "çekim hatası yapılmış" dediğiniz anlar oldu mu? Mesela bir sorgu sahnesinde, bir kadının elinde bardak varken bir sonraki karede bardağın yok olup kadının boş elini ağzına götürmesi... Scorsese gibi bir ustanın hata yapmayacağını tabii ki biliyoruz. Bu sahneler, Teddy'nin dünyayı nasıl parçalı ve hatalı gördüğünü bize kanıtlamak için tasarlandı. Teddy gerçekleri (suyu) zihninden sildiği için, elinde su bardağı tutan birini gördüğünde bardağı yok sayıyor ama su içme eylemini algılıyor. Yani o gördüğünüz "hatalar" aslında Teddy'nin bozulan şablonları.
Teddy adaya ilk adımını attığında, etraftaki gardiyanların ne kadar gergin olduğunu hiç düşündünüz mü? Normalde bir federal ajanın gelişi bu kadar panik yaratmaz. Tekrar izlediğinizde göreceksiniz, gardiyanlar Teddy'den değil, Teddy'nin her an patlayabilecek ruh halinden korkuyorlar. Çünkü hepsi o an devasa bir tiyatronun içinde. Hatta bahçedeki bir hastanın Teddy'ye "sus" işareti yapması, aslında "Rolünü bozma, oyunu mahvedeceksin" uyarısıydı. Ayrıca Teddy silahını istediğinde gardiyanların elinin hemen kendi silahlarına gitmesi, aslında her an müdahaleye hazır bir hasta bakıcı refleksiydi. Adadaki herkes bir senaryoyu oynuyordu ve Teddy dışında herkes bunun bir oyun olduğunun farkındaydı.
Mark Ruffalo'nun canlandırdığı Chuck Aule karakteri, film boyunca Teddy'nin sadık ortağı olarak göründü. Ancak dikkatli gözler, Chuck'ın silahını kılıfından çıkarırken ne kadar acemi olduğunu hemen yakaladı. Bir federal ajan, silahını çıkarmakta neden bu kadar zorlanır? Çünkü o bir ajan değil, Teddy'nin asıl doktoru olan Dr. Sheehan! Hatta filmin en başında, Chuck'ın vapurda Teddy'ye deniz tutması için bir ilaç verdiğini hatırlıyor musunuz? Aslında orada Teddy'ye ajan kimliğini unutturacak ve zihnini kontrol altında tutacak kendi psikiyatrik ilaçlarını veriyordu. Eğer filmin başında hem bu ilaç meselesine hem de o beceriksiz silah kılıfı hamlesine dikkat etseydik, finaldeki o büyük şoku çok daha erken çözebilirdik. Chuck film boyunca Teddy'yi gözlemlemek için her an yanındaydı ve biz bunu en başta kaçırdık.
Teddy'nin kayalıklardan aşağı inip mağarada gerçek Rachel Solando'yu bulduğu o meşhur sahneyi hatırlayın. Rachel orada her şeyi açıklıyor, doktorların ona nasıl komplo kurduğunu anlatıyor değil mi? Aslında o sahnede kendimize en başta şunu sormalıydık: Rachel o mağarada nasıl hayatta kalıyor? Adada zehirli sarmaşıktan başka yiyecek hiçbir şey yokken o kadının orada yaşaması imkansız. İşte bu sahne, Teddy'nin zihninin ürettiği en güçlü savunma mekanizmasıydı. Dikkat ederseniz, Teddy mağaraya girdiğinde Rachel bir ateşin başında oturuyor. İlk maddede ne demiştik? Ateş, Teddy'nin "sıcak yalanlarını" temsil eder.Mağaradaki Rachel aslında hiç var olmadı, o sadece Teddy'nin gerçeği (hastaneyi ve suçunu) reddetmek için uydurduğu o son sığınağıydı.
Filmin sonunda Teddy, doktoruna bakıp "Bir canavar olarak yaşamak mı, yoksa iyi bir adam olarak ölmek mi daha iyidir?" diyor ve lobotomiye (ameliyata) gitmeyi kabul ediyor. Bu cümle aslında filmin en büyük gizemini çözüyor: Teddy iyileşti mi? Evet, iyileşti. Doktoru Sheehan ona "Chuck" diye seslendiğinde bilerek cevap vermeyerek "hala hastaymış" gibi davranıyor. Çünkü işlediği suçu ve kaybettiği ailesinin acısını taşımak yerine, "iyi bir adam" (Teddy Daniels) olarak zihninin silinmesini ve bu acıdan kurtulmayı bilerek seçti. Yani o bir kurban değil, kaçışını planlayan bir stratejist olarak masadan kalktı.
Zindan Adası, her izleyişte yeni bir detay veren o nadir yapımlardan. Bakalım bir sonraki izleyişinizde Teddy'nin kravatının neden her sahnede farklı bir "karışıklığı" temsil ettiğini fark edebilecek misiniz? İyi seyirler, zihninize mukayyet olun!