Yeni Projeleriyle Rüzgara Açılıyor: Serkan Altunorak

Hayatının dümenini bu sıralar en çok sete doğru kırıyor. Üç farklı işin üç farklı evresini aynı anda yaşayan Serkan Altunorak için hayat, şu sıralar tıpkı yelken gibi; bazen rüzgârı arkasına alıp akışta ilerliyor bazen de yönünü yeniden belirliyor. Hırs yerine disiplini, hız yerine dengeyi, zorlamak yerine akışa güvenmeyi koyan başarılı oyuncuya bu özel çekimimizde Audi'nin denizle kurduğu bağ ve Fenerbahçe Doğuş Yelken teknesi eşlik ediyor.

Fotoğraf: Mehmet Erzincan
14 Ekim 2026 Çarşamba 09:00 | Son Güncellenme:
27 dakika okunma süresi
ABONE OL
Yeni Projeleriyle Rüzgara Açılıyor: Serkan Altunorak

Hayatın bazen hızlanarak, bazen yavaşlayarak kendi ritmini bulduğu anlar vardır. Bir yere yetişmeye çalışırken yönümüzü değiştirdiğimiz, bazen de hiçbir yere gitmeden sadece durmanın iyi geldiğini fark ettiğimiz... Serkan Altunorak için de hayat biraz böyle ilerliyor. Uzun yıllardır oyunculuğun farklı duraklarında yol alırken rotasını yalnızca kariyerinin belirlediği bir çizgide tutmuyor; sporla, sanatla, doğayla, merakla ve kendine ayırdığı sessiz anlarla yeniden şekillendiriyor. Bugün ise hayatının en yoğun dönemlerinden birinde. Bir yanda "Enfes Bir Akşam"ın ikinci sezonu, diğer yanda vizyona hazırlanan "Aşk Tesadüfleri Sever 3", bir başka tarafta yeni tiyatro oyununun provaları... Bu yoğunluğun içinde en cok korumaya çalıştığı şey ise kendi ritmi. Kalamış'ta, denizin üzerinde, Fenerbahçe Doğuş Yelken'in rüzgârla kurduğu güçlü dengenin ortasında buluşuyoruz. Yelkenin doğasında olduğu gibi burada da mesele yalnızca hız değil; rüzgârı okumak, gerektiğinde yön değiştirmek ve ne zaman müdahale edip ne zaman akışa bırakacağını bilmek. Serkan Altunorak'ın hayata yaklaşımı da bundan çok farklı değil. "Olmuyorsa zorlamamayı öğreneli epey zaman oluyor" derken, aslında yıllar içinde oyunculuğundan hayatına taşıdığı en önemli kazanımlardan birini tarif ediyor: hırsı disipline, yoğunluğu dengeye, hareketi ise gerektiğinde durmaya dönüştürmek. Onunla konuşurken fark ediyorsunuz; başarı hikâyesinden çok bir yaşam biçimini anlatmayı seviyor. Kendini kanıtlamak yerine üretmeye, başkalarının beklentilerinden çok kendi merakına kulak vermeye, hayatın gürültüsü içinde küçük sessizlik alanları yaratmaya çalışıyor. Resim yaparken "becerememeyi", sporu hayatının doğal bir parçası haline getirmeyi, doğaya bakarken hâlâ hayran kalabilmeyi ve bütün bu yoğunluğun içinde bazen sadece durmayı seviyor. Belki de bu yüzden Serkan Altunorak'ın hikâyesinin şu sıralar en doğru metaforu yelken: Rüzgârı kontrol edemezsiniz; ama yelkeninizi ona göre ayarlayabilirsiniz.

Hayat da tıpkı yelken gibi; bazen rüzgârı arkana alıp akışta ilerlediğin, bazen de sert dalgalarla yön değiştirmen gereken dönemleri oluyor. Son dönemde dümeni en çok neye göre kırıyorsun?

Açıkçası çok yoğun çalıştığım bir dönemdeyim, dümeni bir yere kıracak fazla zamanım yok. En çok sete kırıyorum ama onun dışında hayatın akışına göre, zorlamadan, müdahale etmeye çalışmadan onun ritmine ayak uydurmaya çalışıyorum.

Bugün Kalamış'ta, Audi'nin eşlik ettiği bu yelken atmosferindeyiz. Genel olarak bir yarışın ortasındayken dışarıdan sükûnetini koruyanlardan mısın, yoksa o heyecana tamamen kapılıp gidenlerden mi? İşin içine rekabet girdiğinde içindeki o sakinlik yerini 'kazanma hırsına' bırakıyor mu?

Duygularımla mantığım genel olarak eşzamanlı hareket eder. Dolayısıyla rekabetçi bir yapım yok, kendime koyduğum hedefler vardır ve o yolda yapmam gerekenleri bilir ve ona göre hareket ederim. Olmuyorsa zorlamamayı öğreneli epey zaman oluyor. Hırsıma yenik düştüğüm bir an hatırlamıyorum. Çalışma ve kendimi geliştirme konusunda hırslıyımdır diyebilirim ama onu da disipline çevirerek kendimce bir yola soktum. Tek başına hırsın işe yaramadığına şahit olduğum pek çok olaya tanıklık ettim, sükûnetin değerli olduğunu düşünenlerdenim.

Audi'nin dinamik dünyası, yelkenlinin rüzgârla kurduğu o güçlü dengeyle çok güzel örtüşüyor. Denge senin hayatının neresinde?

Hayatta en çok üzerine çalıştığım konulardan biri 'denge' olabilir gerçekten. Ne az ne çok, olduğu kadar, başarabildiğin kadar, elimden geleni yapıp dengede durabilmeye çalışmak uzun yıllardır kendimle en çok tartıştığım, kavga ettiğim mesele. Günümüz şartlarında bunu korumak çok zor. Her şeyin en iyisine, en güzeline, en lüksüne sahip olmalısın fikri pompalanmaya çalışırken, çemberin dışında kalmaya çalışmak gerçekten zor. Yüzde yüz başarabildiğimi elbette söyleyemem ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığımı söyleyebilirim.

Şehre hep karadan bakmaya alışkınken, şu an yelkenlinin güvertesinden bakınca her şey dışarıdan nasıl görünüyor?

Kalabalık, hızlı ve biraz yorgunluk verici genelde... Ama denizden bakınca en azından şehrin güzelliğini görebiliyorsun. Uzaklaşma fikri bana çocukluğumdan beri en iyi hissettiren şeylerden biri olabilir. Kendimi bu küçük anları yaratabildiğim için çok şanslı hissediyorum.

"Hayatımın rotasını ben çiziyorum artık" dediğin bir kırılma anın var mı?

Çok genç yaşlarda oyuncu olmaya karar vermem ve bunun için çalışmaya başlamam, okul hayatım, ailemi ikna sürecim rotayı çizmeye başladığım zamanlardı sanırım. Daha sonrasında hayatımla ilgili bunun kadar başka büyük bir karar alıp, başka bir rota çizmeme gerek kalmadı.

Belli bir yaştan sonra insan zamanı yavaşlatmak istiyor. Zamanın en yavaş aktığını hissettiğin yer neresi senin için? Bir sergi salonu... Yürüyüş yaptığın sokaklar... Ya da seyir halinde bir tekne...

O an neye ihtiyacım varsa genelde ona göre hareket ederim, gideceğim yerleri, yapacağım şeyleri ona göre ayarlarım. Tabii ki spontane gelişen şeylere her zaman açığım ama bazen sadece durmak bile çok iyi gelir, nerede olduğunun hiçbir önemi yok, ya da çok iyi bir müzik dinlemek, oyun izlemek, müze gezmek; bunlar benim için hep hayatın içinde. Deniz kenarı ya da denizin olduğu yerler benim için hep başka ama suyun kenarında olmayı hep çok seviyorum ya da ona bakmayı...

Canlandırılan her karakter geride bir iz bırakıyor. Hayatından geçen roller kendinle ilgili ne öğretti sana? Aralarında en çok "İyi ki yollarımız kesişmiş" dediğin hangisi mesela?

Empati kurmayı; bazen dünyada bir olayın ya da bir durumun sadece sizin başınıza geldiğini düşünürsünüz, aslında asla öyle değildir ya... Oynadığım birçok sahnede ben buna benzer bir şey yaşamıştım derim hep, o duyguyu seviyorum. Yalnız olmadığımı da hissettiriyor. Hepsini çok severek oynadım ve çalıştım ama içlerinde tek kişilik oyunum "Dalgakıran / Sea Wall"un yeri sanırım hep ayrı olacak. O başlı başına bambaşka bir tecrübeydi benim için.

Projeleri ve karakterleri seçerken sana anında "İşte bu!" dedirten o içgüdüsel kırılma noktası ne oluyor? Tek başına "işte bu" dediğim bir şey olmuyor. Birçok doğrunun bir araya gelmesi gerekiyor. Genelde önce sıfır bilgiyle senaryoyu okuyup daha sonra soruları sormaya başlarım. Zaten ilgimi çektiyse, işi kimlerle beraber yapacağımı da biliyorsam geriye çok fazla bir şey kalmıyor. İçime siniyorsa her koşulda yaparım.

Kasım ayı; "Enfes Bir Akşam", "Aşk Tesadüfleri Sever" ve yeni tiyatro oyunun "Bir Düşüşle Yükselirim" ile senin için oldukça güçlü ve üretken bir döneme dönüşüyor. Hayatının bu kesitini, zihnindeki o büyük tablonun neresine koyuyorsun?

Kasım gerçekten yoğun ama bir o kadar da anlamlı bir ay olacak benim için. Üç farklı işin üç farklı evresini aynı anda yaşıyorum. Bir yanda "Enfes Bir Akşam'' ikinci sezon çekimlerini tamamlamış oluyoruz. Öte yandan "Aşk Tesadüfleri Sever 3" vizyona giriyor. Bir yandan da yeni tiyatro oyunumuzun çalışmalarına başlıyoruz. Yani bir iş bitiyor, bir işseyirciyle buluşuyor, bir başkası yeni başlıyor. Bu mesleğin en zor taraflarından biri bana göre, bu kadar yoğun ve koşturmalı dönemlerin arasında kalan zamanı iyi yönetebilmek. Asıl orada neler yaptığın çok önemli. Uzun zamandırbu yoğunlukta çalışan biri olarak, fırsat bulduğum her an hayatımı kendi programladığım şekilde yönetmekten keyif alıyorum. Sadece birlikte olmaktan mutlu olduğum insanlarla vakit geçiriyorum, spor yapıyorum, köpeklerimle ilgileniyorum, okuyorum, izliyorum, dinliyorum, geziyorum, merak ediyorum, zaman zaman da duruyorum. Böyle bakınca çok büyük görünse de, tabloyu tamamlayan hep o sessiz anlar oluyor.

Bir iş bittiğinde geriye bazen bir sahne, bazen bir arkadaşlık, bazen de insanın kendisiyle ilgili bir keşfi kalıyor. Son dönemde yaptığın işlerden senin yanına ne kaldı?

Benim aklımda hep sorularla biterişler. "Acaba onu öyle değil de böyle mi yapsaydım?", bazı sahneler vardır kafamda, "Acaba o nasıl oldu?" gibi sorularım hiç bitmez, kafam hiç susmaz. Bunun yaratılış olduğunu kabul edipartık kendimi eskisi kadar yormuyorum. Bitirdiğim her işten hep çok güzel insanlarla, çok güzel anılarla ayrıldım, en büyük şanslarımdan biri de bu. Yanıma kâr kalan her zaman bunlar oluyor, daha ne olsun...

Serkan Altunorak imzasını bir dizi ya da filme ne şekilde attığını düşünüyorsun?

Hiç böyle bir şey düşünmedim, böyle bir beklentim de olmadı, bunu samimiyetle söyleyebilirim. Yaptığım bir işe, partnerime, hikâyesine katkım olduysa, etrafımdakiler memnunsa ne mutlu bana. Sadece oynadığımız rollerden ibaret olmadığımızı düşünüyorum.

Sana dair oyunculuğunla ilgili oluşmuş hangi kanıyı bir sonraki işinle biraz bozmak isterdin?

Kanılarla genel olarak ilgilenmiyorum, öyle bir derdim hiçbir zaman olmadı. Bu bana gelecek o senaryoya, o role bağlı. Bilmem. Her şey olabilir. Bu mesleğin en güzel tarafı bu zaten. Bir telefonla her an her şey değişebilir. Değişmeyebilir de...

İçinde bulunduğun yapımları izlerken gözün hep kendine mi takılı kalıyor, yoksa bir noktada hikâyenin seyircisi olabiliyor musun? Ekranda kendinle karşılaşmanın en tuhaf tarafı ne?

Gözümün takılmadığı çok az şey oluyor, onun için birden fazla mutlaka izlerim, hatta aradan zaman geçer, aklıma gelir, açar tekrar bir bakarım. Seyirci gözüyle izlemem tabii ki imkânsız, o mesleki refleks sürekli işleyen bir makine, onu susturabilen var mıdır gerçekten bilmiyorum. Kendi adıma ben becerebildiğimi söyleyemem. Kendimle karşılaşmak artık bana tuhaf gelmiyor, çünkü onu kendim gibi düşünmüyorum, öyle görmüyorum. Yaptığım işe bakıyorum sadece ve onu izlemeye çalışıyorum.

Çok küçük yaşta ne olmak istediğini bilen bir çocukmuşsun. O kararlılık hayatının başka alanlarında da var mıydı, yoksa oyunculuk hep ayrı bir yerde mi durdu?

Genel olarak ne istediğini bilen bir yapım var. Çocukluğumda da hatırladığım öyleydi. İnsan tabii ki çok değişiyor ama bazı özellikler var ki hangi yaşta olursanız olun asla değişmiyor. O değişmeyen özelliklerimi hâlâ koruyabildiğim için gerçekten mutluyum. Oyunculuk hayatımın merkezinde, her anında,hep de öyle oldu, başka türlüsünü ben bilmiyorum diyeyim daha doğru olsun. Kararlılık yerini sadece çalışmaya, sabra ve disipline bıraktı.

Bu mesleğin hiç hesaba katmadığın hangi yönü seni en çok zorladı?

İlerledikçe daha kolay olacağını düşünüyordum. Hiç öyle olmuyormuş. Bir işe karar vermek, onu oynamak için geçirdiğin süre, çalışmak, üretken olabilmek gitgide zorlaşıyor. En azından ben böyle hissediyorum. Sorguladığım çok şey oldu ama mesleğimle ilgili bir gün olsun şüpheye düşmedim. Hâlâ devam edebilmemin sırrı da bu bence.

Hayatının temposu içinde sporun değişmeyen bir yeri var. Senin için bu ritüel fiziksel bir form koruma çabasından öte, zihni gürültüden arındıran bir 'sıfırlanma' alanı mı? Bu disiplin sana sette ya da yaratıcı süreçte nasıl bir alan açıyor?

Çocukluğumdan itibaren hep spor yaptım, hep çok severek yaptım. Benim için yemek, içmek gibi bir alışkanlık. Sporun pozitif etkisinden başka hiçbir şey görmedim hayatta. Spor tek başına yeterli olan bir şey değil; beslenme, uyku, alışkanlıklar, kısaca hayat tarzınızı ve seçimlerinizi belirleyen bir noktaya getiriyor sizi. Kendime ve mesleğime olan katkısı elbette çok fazla ama bunu tek başına spora bağlayamam. Başta konuştuğumuz 'denge' mevzusuna dönersek bunun sınavını verebileceğiniz en güzel konulardan biri bence. Çok zor oldu bunu hayatımın temposuiçine yerleştirmek ama önceliklerimi değiştirdiğimde başarabildiğimi gördüm ve hiç bırakmadım.

Seni yalnızca ekrandan tanıyan biri, yakın arkadaşlarınla geçirdiğin bir akşama katılsa bence esprili ve sürekli güldüren yanına şaşırabilir. Peki sence en çok hangi sürprizle karşılaşırlar?

Bunu çok duyuyorum. Gülmeyi de güldürmeyi de çok severim, değişik bir mizahım olduğu da doğrudur. Hepimizin de birbirimizi tanıması gerekmiyor, bazen sürprizler, insanları şaşırtmak güzeldir.

Hayatında sadece keyif aldığın için yaptığın, iyi olmak ya da bir yere varmak zorunda hissetmediğin bir şey var mı?

Resim yapmak. Hiçbir zaman eğitim almak istemedim, kimseye göstermek için de yapmam, sadece kendim için yaptığım bir uğraş. Orada saçmalamak bana çok iyi hissettiriyor, çoğu zaman becerememek, yapamamak. Ufacık bir şey yaptığımda da mutlu olmak. Bu hisleri seviyorum. Bir de kaykay yapmak. Şu an aklıma gelenler bunlar.

Bir sergide, bir filmde ya da sokakta yürürken gözünün takıldığı detaylar arasında bir ortaklık var mı? Seni durup biraz daha bakmaya çağıran genellikle ne oluyor?

Özgün, estetik, kendine has, umarsız, yaratıcı, altyapısı olan her şeyle ve herkesle çok ilgilenirim. Bunun yeri, mekânı, coğrafyası yok. Sürünün dışında olan her şey ilgimi çeker.

Kitaplardan tuvallere, notalardan kelimelere uzanan zengin bir entelektüel dünyan var. Kültür ve sanatla iç içe geçen bu yolculuğunda ruhunu besleyen, merakını diri tutan ve seni yeni keşiflere heyecanla çağıran neler var?

Doğa sanırım. Sürekli hayran olduğum tek şey. Bu denge. Bu estetik. Her şeye ve hepimize rağmen, bütün bu kaosa ve kötülüğe rağmen sahip olduğu o güzellik beni çok etkiliyor. Ruhumu en çok besleyen şeylerin başında geliyor. Daha sonra üretken, yetenekli ve işini aşkla yapan yeni insanlarla tanışmak, yaptıkları işlere tanık olmak, izlemek, dinlemek, bakmak... Sürekli yeni bir şeyler öğrenmek ve bunun için çaba göstermek. Aklıma gelenler bunlar.

Tarzınla da öne çıkıyorsun. Modayla nasıl bir ilişki içindesin? Son dönemde radarına giren tasarımcılar, ödül törenlerinden beğendiğin look'lar, gardırobunda yer açtığın yeni parçalar, "erkek modasında bunu görmek güzel" dediğin trendler var mı?

Modayı çok seviyorum. Bir şeyi sırf moda diye giymem ya da takmam, kendime yakışanı, taşıyabildiğimi düşündüğüm şeyleri tercih ederim. Takip ettiğim yerli yabancı tasarımcılar tabii ki var, takip ettiğim, asla giymeyeceğim, sadece dünyalarını çok sevdiğim tasarımcılar da var. Yıllar önce New York'ta Alexander McQueen'in sergisine gitmiştim. En uzun kaldığım sergilerden biri olabilir. Hâlâ unutamam. Sadece tasarımcı ya da moda deyip geçmemek lazım. Hiç bilgim olmamasına rağmen yaptığı o işleri yakından görmek, incelemek, daha sonrasında araştırmak benim için harika bir deneyimdi. Böyle takip ettiğim çok tasarımcı var. Son zamanlarda dikkatimi en çok çeken şeylerden biri, erkek ve kadın modası arasındaki sınırların giderek esnemesi. Çantalar mesela; kadın çantalarının erkek modasına bu kadar girmesini henüz tam olarak anlamlandırabilmiş değilim.

Röportaj: Filiz ŞEREF KULU

Fotoğraf: Mehmet ERZİNCAN

Styling: Tuğçe KILINÇLI

Saç: Adem ŞEKEL

Makyaj: Selen KAYA / MAC Cosmetics Türkiye

Prodüksiyon: Zeynep KILIÇ, Zeynep GÜLALP

Video: Ardan Can GÜNGÖR - Onur KARAKUŞ

Styling asistanı: Rüya TEKÇE

Makyaj asistanı: Oğuz YILDIZ / MAC Cosmetics Türkiye

EN ÇOK OKUNANLAR

Bosphorus Cup'ta 25 Yıllık Rüzgâr
Bosphorus Cup'ta 25 Yıllık Rüzgâr

Bosphorus Cup'ta 25 Yıllık Rüzgâr

1 dakika okunma süresi
Victoria's Secret Fashion Show 2026 Kadrosu
Victoria's Secret Fashion Show 2026 Kadrosu

Victoria's Secret Fashion Show 2026 Kadrosu

6 dakika okunma süresi
Paris Moda Haftası'nda Miranda Kerr Sürprizi
Paris Moda Haftası'nda Miranda Kerr Sürprizi

Paris Moda Haftası'nda Miranda Kerr Sürprizi

1 dakika okunma süresi
Tom Ford Defilesinde En İyi Ünlü Stilleri
Tom Ford Defilesinde En İyi Ünlü Stilleri

Tom Ford Defilesinde En İyi Ünlü Stilleri

1 dakika okunma süresi
Saint Laurent Defilesinde Ön Sıra Görünümleri
Saint Laurent Defilesinde Ön Sıra Görünümleri

Saint Laurent Defilesinde Ön Sıra Görünümleri

1 dakika okunma süresi

DAHA FAZLASI

Paris Moda Haftasında Kendi Hikayesini Yazıyor: Burç Akyol
Paris Moda Haftasında Kendi Hikayesini Yazıyor: Burç Akyol

Paris Moda Haftasında Kendi Hikayesini Yazıyor: Burç Akyol

Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Kübra Demir
Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Kübra Demir

Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Kübra Demir

Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Ahu Taşçı ve Bengi Alkış
Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Ahu Taşçı ve Bengi Alkış

Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Ahu Taşçı ve Bengi Alkış

Armağan Oğuz'un “Daha 17” Serüveni
Armağan Oğuz'un “Daha 17” Serüveni

Armağan Oğuz'un “Daha 17” Serüveni

Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Ceren Usta Doğan
Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Ceren Usta Doğan

Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Ceren Usta Doğan

Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Berrin Şentürk
Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Berrin Şentürk

Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Berrin Şentürk

Peter Cincotti ile Müzik, İstanbul ve Kültürler Arası Bir Diyalog
Peter Cincotti ile Müzik, İstanbul ve Kültürler Arası Bir Diyalog

Peter Cincotti ile Müzik, İstanbul ve Kültürler Arası Bir Diyalog

Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Merve Kardaş Mısırlı
Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Merve Kardaş Mısırlı

Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Merve Kardaş Mısırlı

Nepo Baby'den Özgün Bir İkona: Kaia Gerber
Nepo Baby'den Özgün Bir İkona: Kaia Gerber

Nepo Baby'den Özgün Bir İkona: Kaia Gerber

Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Miela
Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Miela

Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Miela

Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Selen Altaras
Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Selen Altaras

Modanın İzinde Keşif Yolculuğu: Selen Altaras

Atıl Kutoğlu'nun Viyana'dan New York'a Uzanan Moda Serüveni
Atıl Kutoğlu'nun Viyana'dan New York'a Uzanan Moda Serüveni

Atıl Kutoğlu'nun Viyana'dan New York'a Uzanan Moda Serüveni