Doğada bahar sevinci yaşanırken, CI Bloom'da sanatın tüm renkleri taze bir enerjiyle ortaya çıkıyor. Fuar; çağdaş sanatın en dinamik isimlerini, galerileri ve bağımsız inisiyatifleri İstanbul Lütfi Kırdar Rumeli Salonu'nda bir araya getiriyor. Yeni fikirlerin, farklı seslerin ve yaratıcı enerjinin ilham veren yelpazesine alan açan fuarda, Türkiye'den ve dünyadan birçok sanatçı işlerini sergiliyor. Biz de fuarda yer alan x-ist galeriden Murat Palta'nın yaratıcı dünyasını anlattığı keyifli bir sohbete davet ediyoruz.
Minyatüre ilginiz nereden geliyor? Minyatürü, bugünün hikaye anlatımıyla buluşturma mantığınız nedir? Sanatınızı anlatır mısınız?
Minyatüre yönelik sorular genelde ilginin nereden başladığını varsayar. Bu da minyatürü biraz egzotik bir alan gibi konumlandırıyor. Oysa çoğu sanat pratiğinde böyle bir başlangıç hikâyesi aranmaz. Bu yüzden ilginin nereden gelmediğinden bahsederek anlatmam daha uygun olur. Minyatüre ilgim nostaljik bir "gelenek sevgisi" nden gelmiyor. Açıkçası, minyatür ilk başta romantize ettiğim bir alan da değildi. Beni çeken şey, onun tuhaf anlatım mantığı oldu. Perspektif yok, zaman lineer değil, bir sahnede birden fazla an üst üste biniyor. Bu, bugünün hikâye anlatımına aslında çok daha yakın. Benim yaptığım şey de "popüler kültürü Osmanlılaştırmak" değil. Bu biraz yüzeysel bir okuma olur. Daha çok şu soruyla ilgileniyorum: Eğer bir Osmanlı nakkaşı bugün yaşasaydı, neyi çizerdi? Ve daha önemlisi, nasıl çizerdi?
Çalışmalarınızda Yıldız Savaşları, Baba gibi kült Hollywood filmlerini minyatür tekniğiyle yorumluyorsunuz. İki kültür arasında bir köprü de kuruyorsunuz. Bu yaklaşımda sizi hangi duygu yönlendiriyor?
Star Wars ya da The Godfather gibi hikâyeler aslında bize çok da "yabancı"değil. İktidar, ihanet, kader... Bunlar zaten minyatürlerde de var. Ben sadece bu anlatıların zaten ortak olan zeminini görünür kılıyorum.
CI BLOOM sizin için ne ifade ediyor?
CI BLOOM'un en güçlü tarafı, daha genç ve deneysel işlere alan açması. Daha büyük, daha "kurumsal" fuarların aksine, burada işler biraz daha risk alabiliyor. Bu da izleyiciyle kurulan ilişkiyi daha doğrudan hale getiriyor. Benim için fuarın en değerli tarafı, farklı disiplinlerden ve yaklaşımlardan işlerin bir arada görülebilmesi. Kendi pratiğimden oldukça farklı işlere bakmak, ister istemez bakış açımı esnetiyor. Spesifik olarak "şu stant" demek yerine, genelde dilini net kurabilmiş, ne söylediğini bilen işlere çekiliyorum. Teknikten çok, fikrin berraklığı, eserlerin hissettirdiği samimi anlatım ve enerjisi ilgimi çekiyor.
CI BLOOM'un İstanbul sanat ortamına katkısı nedir? Sizce fuar, İstanbul'un kültür ve sanat ekosistemine neler kattı? Fuarın sizin kişisel yolculuğunuza ne gibi katkıları oluyor?
İstanbul zaten katmanlı ve kaotik bir şehir. CI BLOOM da bu yapıyı sterilize etmek yerine, biraz olduğu gibi yansıtıyor. Fuarın enerjisi bence buradan geliyor. Sanat ekosistemi açısından bakınca, özellikle daha görünürlük kazanmamış sanatçılar için önemli bir alan açıyor. Bu tür platformlar olmadan sahne çok hızlı daralıyor. Kendi adıma, farklı katmanlardan izleyicilerle doğrudan temas kurabildiğim bir alan olması değerli. Çok "hayat değiştiren" bir kırılma anı yaşadım diyemem ama, bu tür karşılaşmaların birikerek ilerlediğini düşünüyorum.
CI BLOOM'da yaşadığınız ilginç anılarınız var mı?
İlginç anı kısmına gelirsek, fuar ortamında en ilginç şey, genelde insanların işi görüp önce gülmesi, sonra durup tekrar bakması. O ikinci bakış genelde daha önemli oluyor. Yaptığım çalışmalar minyatür temalı olduğu için sanatçının karikatürize "üstat" tipli bir adam olmasını beklerlerken sanatçının ben olduğumu öğrendiklerinde gösterdikleri tepki de eğlenceli oluyor.
Hikayenizi minyatürün diliyle sunarken, kavramsal çerçeveniz nedir?
En basit haliyle, anlatı nasıl kurulur dersek, şöyle anlatayım. Popüler kültürle minyatürü bir araya getirmek tek başına bir fikir değil. Bu sadece ilk bakışta dikkat çeken bir yüzey. Eğer orada kalırsanız iş posterden öteye gitmez. Benim derdim, o hikâyeyi gerçekten minyatürün diliyle yeniden kurmak. Yani sadece "uzay gemisini minyatür gibi çizmek" değil; o sahnenin nasıl anlatılacağını baştan düşünmek. Bu yüzden kompozisyon, zamanın kırılması, figürlerin yerleşimi gibi şeyler dekoratif değil, doğrudan anlatının parçası. Popüler kültür burada sadece malzeme. Asıl mesele, o malzemeyle ne yaptığınız... Bu yüzden özellikle sanat tarihçileriyle kurulan diyalog benim için değerli; çünkü işlerin yalnızca estetik değil, bağlamsal olarak da okunabildiği bir alan açıyor.
Nelerden besleniyorsunuz?
Absürt'lüklerden ve zıtlıklardan... Minyatürlere dikkatle bakınca ilk olarak ciddi bir dünya görürsünüz. Ama ikinci bakışta, o ciddiyetin içinde tuhaf ve yer yer komik detaylar ortaya çıkar. Batı resminde krallar ve soylular çoğunlukla ağır ve gösterişli pozlarla temsil edilir. Oysa çok daha güçlü bir figür olan padişahın elinde bir çiçekle, oldukça sade ve renkli bir biçimde resmedildiğini görürsünüz. Bu tür zıtlıklar, aslında gündelik hayatta da sürekli karşımıza çıkıyor. Beslendiğim alanlar oldukça dağınık: sinema, tarih, minyatür albümleri, güncel olaylar... Ama bunlar birbirinden kopuk değil. Hepsi aynı havuzda eriyor ve yeni ilişkiler kuruyor. Çocukken kurulan o "oyuncaklar söz konusu olduğunda her şey birbiriyle oynayabilir" mantığı bende hâlâ devam ediyor, ama artık daha seçiciyim. Eskiden sezgiseldi, şimdi daha bilinçli olarak. Mizah da bu yapının doğal bir sonucu. Farklı şeyleri yan yana getirdiğinizde zaten bir gerilim oluşuyor; mizah o gerilimin görünür hâle gelmesidir.