
Her yıl şubat ayında, milyonlarca Amerikan futbol hayranı NFL liginin final maçını izlemek için bir araya gelirken, dünyanın dört bir yanından bir o kadar daha insan da o senenin Halftime Show konseri için heyecanlı bir bekleyiş içerisinde oluyor. Bu yıl, geçtiğimiz hafta Grammy'lerde "Yılın Albümü" ödülünü almış, Porto Riko'lu Latin sanatçısı Bad Bunny'i ağırlayacak sahne, önceki karşılaşmaların devre arasında Beyoncé, Bruno Mars, Lady Gaga, Prince ve Michael Jackson gibi isimleri yüz milyonları aşan seyirci kitlesiyle buluşturdu. 1990'lı yıllara kadar üniversite bandoları ve koro toplulukları ağırlıklı gerçekleşen gösteriler, özellikle başka kanalların devre arasında yayınladıkları özel içeriklerine reyting kaybetmemek adına büyük sanatçıları konuk etmeye başlayarak günümüz pop kültüründeki öneminin temellerini attı. 1998 yılından itibaren büyük markalardan sponsorluk alan Halftime Show, on beş dakikalık bir devre arası eğlencesinden öteye giderek başlı başına bir gösteriye dönüştü. 9 Şubat'ta 60'ıncısı gerçekleşecek Super Bowl Halftime Show'a yaklaşırken, geçmiş senelerin akıllara kazınan performanslarına göz atalım.

2024'ün başlarından itibaren, ünlü rapçi Drake ile süregelen atışmalarını tekrardan müzik sahnesine taşıyan Lamar, sene boyunca yayınladığı dört disstrack ve sürpriz albüm "GNX" ile yılın en aktif sanatçılarından biri oldu. Sanatçı, 13 dakikalık Halftime performansında; geçmiş yıllarda sıkça birlikte çalıştığı SZA'yı konuk sanatçı olarak ağırlarken, Samuel L. Jackson'dan "Uncle Sam" performansı ve Serena Williams'ın "crip-walk"ıyla yaratıcı kimliğini görsel sahne tasarımıyla ortaya çıkaran, alt metni kuvvetli bir gösterim sundu. "HUMBLE" ve "DNA" gibi 2010'lara damga vuran şarkılarından "euphoria" ve "Not Like Us" gibi hiphop camiasını çalkalayan parçalarını seslendiren rap sanatçısı, 130 milyonun üzerinde seyirciyle Super Bowl tarihinin en çok izlenen Halftime şovu oldu.

Güncel olarak müzik üretmeden de pop kültürü domine edebilmenin mümkün olduğu bir çağda olduğumuzun en net göstergelerinden biri; Rihanna'nın Halftime'ıydı. Bu yıl 10. yaşını dolduran ANTI albümünden sonra iş birlikleri dışında yalnızca tek bir single yayınlayan Riri, 2018 Grammy Ödülleri'nden bu yana ilk canlı performansını Super Bowl'da sergiledi. "We Found Love", "Diamonds" ve "Work" dahil 1 milyarın üzerinde dinlenmeye ulaşmış yedi şarkının yer aldığı toplam 12 parçalık setinde dans; şarkılara eşlik eden bir unsurdan çok, parçalar arasında süreklilik kuran görsel anlatının taşıyıcısına dönüştü. Performansın bu kolektif beden dili, sürpriz ikinci gebelik açıklamasıyla birleştiğinde, Halftime'ı bir güç gösterisinden ziyade bedenin görünürlüğü ve otoritesi üzerine kurulu, sessiz ama radikal bir ifadeye dönüştürdü.

Hip-hop'un ilk kez bu ölçekte ve netlikle ana akım bir gösteriye dönüştüğü anlardan biri olan 2022 Halftime'ı; beş ana performansçısıyla Super Bowl tarihinin en kalabalık headliner kadrosuyla öne çıktı. Sahne kurgusu West Coast hip-hop'un mimarları etrafında şekillenirken, East Coast'tan 50 Cent ve Midwest'ten Eminem'in sete dâhil edilmesi, performansı bölgesel bir temsilin ötesine taşıyarak hip-hop'u ulusal bir anlatı hâline getirdi. Snoop Dogg, Eminem, Mary J. Blige ve Kendrick Lamar müzik tarzarına has koreografileriyle sahne alırken, 50 Cent'in sürpriz dönüşü ve Anderson .Paak'ın bateride beklenmedik görünümü, seti bir nostalji anından çıkarıp canlı bir kültürel olaya dönüştürdü; her sanatçının kariyerine damga vurmuş parçalar üzerine kurulu setlist ise hip-hop'un uzun süre marjinalleştirilmiş tarihini Amerikan pop kültürünün merkezine yerleştiren kolektif ve kurumsal bir anlatı sundu.

The Weeknd'in Halftime'ı, pandemi koşulları altında kurgulanmış ilk Halftime olarak, gösterinin ölçeğini kalabalıklar yerine psikolojik atmosfer üzerinden tanımladı. 2020'de yayınladığı After Hours albümü ile ana akımı domine eden sanatçı, özellikle Spotify tarihinin en çok dinlenen parçası olan single'ı Blinding Lights'ın küresel başarısına rağmen aynı yıl Grammy'lerde dışarıda bırakılmasının yarattığı tartışma zemininde sahneye çıktı. Bandajlı yüzler, aynalarla dolu labirentler ve karanlık stadyum estetiği, The Weeknd'in kariyerine özgü içe dönük, tekinsiz anlatıyı Super Bowl ölçeğine taşırken; performans, seyirciyi coşturmaktan çok bir karakter evreninin içine çekmeyi hedefledi. Bu yönüyle 2021 Halftime'ı, yıldız gücünü kalabalık prodüksiyonlarla değil, konsept bütünlüğü ve anlatısal kontrolle kuran nadir performanslardan biri olarak, Super Bowl tarihindeki yerini aldı.

Shakira ve Jennifer Lopez'in Halftime'ı, Latin pop'un uzun süredir popüler müziği besleyen bir subgenre olmaktan çıkıp küresel pop kültürünün merkezine yerleştiği anlardan biri olarak öne çıktı. Miami'de sahnelenen ve Bad Bunny, J Balvin ile Emme Muñiz'in katılımıyla genişleyen performans, iki Latina headliner'ın kendi müzikal kimliklerini koruyarak ortak bir sahne dili kurmasıyla ayrıştı; Shakira'nın Orta Doğu ve Latin ritimlerini beden odaklı koreografiyle birleştiren enerjisi ile Jennifer Lopez'in Bronx kökenli pop-Latin estetiği aynı anlatı içinde yan yana var oldu. Setlistin İngilizce pop hitleriyle İspanyolca reggaeton ve Latin trap'i eşit ağırlıkta taşıması, performansı yalnızca temsili bir kültürel vitrin olmaktan çıkararak iki dilli, iki kültürlü bir ana akım gösteriye dönüştürdü; bu yönüyle 2020 Halftime'ı, dil, tür ve kimlik sınırlarının artık istisna değil norm hâline geldiği bir pop kültür eşiğini resmileştirdi.

Lady Gaga'nın Halftime'ı, pop yıldızlığının tek başına stadyum ölçeğinde ayakta durabildiğini kanıtlayan nadir anlardan biri olarak öne çıktı. ABD'de seçim sonrası politik gerilimin hâlâ taze olduğu bir dönemde sahneye çıkan Gaga, açık sloganlar yerine birlik ve kapsayıcılık vurgusunu performansın kendisine yedirerek, mesajını doğrudan değil bedensel ve müzikal disiplin üzerinden kurdu. Çatıdan atlayarak başlayan şov, tamamen canlı vokal, konuk sanatçıya yer vermeyen setlist ve kariyerinin farklı dönemlerinden anında tanınan hitlerle, gösteriyi bir "sürprizler kolajı"ndan çok kontrollü bir yıldızlık demonstrasyonuna dönüştürdü. Bu yönüyle 2017 Halftime'ı, kalabalık prodüksiyonlara ya da konuklara ihtiyaç duymadan, sahnenin tüm yükünü tek bir figürün taşıyabileceğini göstererek Super Bowl tarihinde solo headliner standardını yeniden tanımladı.

50. Halftime Show, Coldplay, Beyoncé ve Bruno Mars'ın ortak sahnesiyle, pop müziğin eğlenceyle politik alt metni aynı sahnede taşıyabildiğini gösteren en belirgin kırılma anlarından biriydi. Coldplay'in kapsayıcı ve evrensel dili performansa birleştirici bir zemin sağlarken, Beyoncé'nin henüz günler önce yayımladığı Formation'ı Black Panthers referanslı koreografiyle sahneye taşıması, Black Lives Matter tartışmalarının tam ortasında Halftime'ı açık bir politik ifadeye dönüştürdü; Bruno Mars ise Uptown Funk döneminin funk-pop enerjisiyle bu gerilimi popüler kültür ölçeğinde dengeledi. Setlist ve sahne kurgusu, üç farklı yıldızlık modelini tek bir anlatı içinde buluştururken, performans Super Bowl tarihine, politik mesajın artık istisnai değil görünür ve merkezî bir unsur hâline geldiği anlardan biri olarak geçti.

Katy Perry'nin Halftime'ı, pop gösterisinin viral çağla tam anlamıyla buluştuğu anlardan biri olarak hafızaya kazındı. Perry'nin kariyerinin zirvesinde sahneye çıktığı performans, dev sahne objeleri, yüksek dozlu renk paleti ve bilinçli camp estetiğiyle Halftime'ı kusursuz bir pop gösterisine dönüştürürken, Lenny Kravitz'in rock dokunuşu gösteriye türler arası bir genişlik kattı; ancak gecenin asıl kırılma anı, Missy Elliott'ın "Work It", "Get Ur Freak On" ve "Lose Control" üçlüsüyle sahneye çıkmasıydı. Yıllardır ana akımda görünürlüğü azalmış bir ismin bu ölçekte geri dönüşü, Missy'yi yalnızca nostaljik bir cameo olmaktan çıkarıp yeni kuşak için de bir figüre dönüştürdü. Aynı anda sosyal medyayı ele geçiren "Left Shark" gibi spontan anlarla birleşen bu yapı, 2015 Halftime'ını yalnızca izlenen değil, anında dolaşıma giren ve paylaşılan bir pop kültür olayına çevirerek viral çağın ilk gerçek Super Bowl moment'larından biri hâline getirdi.

Kalabalık prodüksiyonlara ihtiyaç duymadan, müzikal ustalığın ve sahne hâkimiyetinin bir performansı nasıl tarihe geçirebileceğinin en güçlü örneklerinden biri; Prince'in 2007 Halftime Show'u demek mümkün. Şiddetli yağmur altında sahne alan sanatçı, koşulları gizlemek ya da telafi etmek yerine performansın dramatik parçası hâline getirerek, gitar solosu ve beden diliyle sahneyi tamamen kontrol etti. Kendi kataloğunun yanı sıra pop ve rock tarihine referans veren cover'lardan oluşan setlist, Halftime'ı bir hit geçidine değil, canlı icra merkezli bir müzik anlatısına dönüştürdü; özellikle "Purple Rain"in yağmurla birleşen finali, teknik mükemmeliyetle duygusal yoğunluğun aynı anda mümkün olduğunu gösteren en kalıcı anlardan biri hâline geldi. Bu yönüyle 2007 Halftime'ı, Super Bowl sahnesinin prodüksiyon ölçeğinden bağımsız olarak, sanatçı karizması ve canlı performans gücüyle domine edilebileceğini kanıtlayan referans noktalarından biri olarak konumlanır.

The Rolling Stones'un Halftime'ı, etkinliğin pop ve çağdaş yıldızlara yönelmeden önce, klasik rock mirasının hâlâ ana sahnede yer bulabildiği bir dönemin temsilcisiydi. Mick Jagger, Keith Richards ve Ronnie Wood'un sahnedeki varlığı, güncel hitler yerine grubun yerleşik kataloğuna yaslanan bir setlist ile, Halftime'ı güvenli ve öngörülebilir bir "legacy performansı" olarak konumlandırdı. Gösteri estetik ya da politik bir kırılma yaratmaktan çok, Super Bowl'un o dönemde hâlâ müzik tarihinin köklü isimlerine prestij alanı sunan bir platform olduğunu gösterdi; bu yönüyle 2006 Halftime'ı, formatın daha çağdaş ve kavramsal anlatılara yönelmesinden hemen önceki geçiş noktalarından biri olarak kabul edilir.

Eğlenceden çok kolektif hafıza ve yas duygusu üzerinden kurulan nadir performanslardan biri olarak U2'nun Halftime'ı öne çıkıyor. 11 Eylül saldırılarından yalnızca aylar sonra sahneye çıkan grup, gösterişten bilinçli biçimde kaçınarak, "Beautiful Day" ve "Where the Streets Have No Name" eşliğinde kaybedilenlerin isimlerini sahneye yansıtan sade ama güçlü bir anlatı kurdu; bu tercih, Halftime'ı bir pop-kültür şovundan çok kamusal bir anma törenine dönüştürdü. Bono'nun şarkı ortasında Amerikan bayrağını açtığı an, politik sloganlara başvurmadan güçlü bir birlik mesajı üretirken, performans Super Bowl tarihinde sessizliğin ve duygusal ağırlığın da kitlelere ulaşabileceğini kanıtladı. Bu yönüyle 2002 Halftime'ı, formatın yalnızca eğlendirmek değil, ulusal bir ruh hâlini yansıtmak için de kullanılabileceğini gösteren en belirgin eşiklerden biri olarak hafızaya kazındı.

Michael Jackson'ın Halftime'ı, yalnızca dönemin en büyük pop yıldızının sahneye çıkması değil, NFL'in devre arasını bilinçli biçimde yeniden konumlandırma hamlesiydi. Bir yıl önce In Living Color'ın karşı programlamasıyla izleyici kaybeden lig, Super Bowl XXVII'da Jackson'ı merkeze alarak ana akımı geri kazanmayı hedefledi ve bu strateji tarihsel bir karşılık buldu: ABD'de izlenme oranları maç aralarında ilk kez artış gösterdi ve performans 133,4 milyonluk izleyiciye ulaşarak Guinness tarafından dönemin en çok izlenen televizyon yayını olarak tescillendi. İkonik duruş, kusursuz zamanlama ve anında tanınan hitlerden oluşan setlist ile gösterişten çok yıldız karizmasına yaslanan sahne kurgusu; Halftime'ın büyük pop isimleri etrafında inşa edileceğinin normunu belirledi ve "Dangerous" albümünün satışlarını da yukarı çekti. 10 tonluk, saha yüzeyine zarar vermemek için özel tekerlekli bir sahnenin 250'den fazla gönüllüyle kurulup sökülmesi ve NFL'in ücret yerine sosyal sorumluluk bağışını tercih etmesi, performansın endüstriyel ve kültürel ölçeğini pekiştirdi. Geriye dönüp bakıldığında, 1993 Halftime'ı Super Bowl'un popüler müziğin en büyük vitrini hâline gelmesinde referans alınan başlangıç noktası olarak kabul edilir.