Yalnızca çağdaş sanatın en güncel üretimlerine ev sahipliği yapmakla kalmıyor Bienal, aynı zamanda farklı kültürlerin, bakış açılarının ve yaratıcı anlatıların kesiştiği eşsiz bir buluşma noktası olmayı bir kez daha başarıyor. Venedik'in tarihi dokusuna yayılan sergiler ve sanat etkinlikleri bu yıl da ziyaretçilerine düşünsel ve duygusal olarak çok katmanlı bir deneyim sunuyor. Bu yılki Bienal'i farklı kılan unsurlardan biri ise güncel politikanın etkilediği atmosferin yarattığı çeşitli tepkiler oldu. Bazı ulusal pavyonlar etrafında gelişen krizler, sanatçı ve sanat kurumlarının aldığı pozisyonlar, jüri üyelerinin istifaları ve güncel politik meseleleri gündeme getiren protestolar, bienalin bu yılki atmosferine doğrudan yön verdi. Tüm bu yoğunluğun içinde ise insanı derinden etkileyen, farkındalık yaratan ve herkeste bambaşka hisler uyandırabilecek kadar güçlü eserlerle karşılaştık. Ben de bu yazımda, böylesine çarpıcı bir bienalin içinde yaşadığım deneyimleri ve bende iz bırakan işleri sizlerle paylaşmak istiyorum. 2026 Venedik Bienali, merhum küratör Koyo Kouoh'un geliştirdiği "In Minor Keys (Minör Tonlarda)" başlığı altında gerçekleşiyor ve sergi, Giardini ile Arsenale boyunca farklı coğrafyalardan yaklaşık 110 katılımcıyı bir araya getirirken; ulusal pavyonlar ve collateral sergilerle birlikte şehri adeta dev bir çağdaş sanat haritasına dönüştürüyor. Kamerunlu küratör ve yazar Kouoh'un duygu, hafıza, ses ve kolektif deneyim üzerine kurduğu vizyon, vefatının ardından ekibi tarafından aynı doğrultuda hayata geçirilmeye devam ediyor. Kouoh'un tanımıyla bu yaklaşım, adeta daha yavaş bir ritme geçmeyi ve minör tonların frekanslarına kulak vermeyi öneriyor; izleyiciyi de bu yolla yavaşlamaya, düşünmeye ve hissetmeye davet ediyor. Açılış haftası olması dolayısıyla Arsenale'ye doğru yürürken yollarda çeşitli performanslara ve politik/sosyal içerikli sokak duvar işlerine rastlıyorsunuz.

Bu özel haftanın kalabalık olmasına rağmen bir diğer güzelliği, sanatçılarla bizzat tanışma fırsatı yakalayarak, eserlerin hikâyesini doğrudan kendilerinden dinleyebilmek ve beklenmedik sanat performanslarına şahit olmak. Tüm bunlar insana gerçekten büyülü bir deneyim yaşatıyor. Orada bulunan arkadaşlarımızla bir araya geldiğimizde, her birimizin şehirde farklı sokak performanslarına şahit olduğunu; başka enstalasyonlar ve farklı yan sergiler gördüğünü fark ettik. Malum, kısıtlı zamanda her şeyi görmek ve gezmek bir hayli zor. Tanıdıklarınızla yaptığınız sohbetler sayesinde fikir alışverişi yapabiliyor ve şehirde olup biten birçok şeyden haberdar olabiliyorsunuz. Gün sonunda yapılan bu sohbetler ve fikir alışverişleri ise bence biz sanatseverlere bu özel hafta boyunca ayrı bir heyecan katıyor. Bienal'in en etkileyici taraflarından biri, dünyanın her yerinden katılan sanatçıların güncel meseleleri, politik kırılmaları ya da insan duygularını ne kadar yaratıcı ve güçlü bir dille yorumlayabildiğini görmek.
Bazı işler yalnızca görsel olarak değil, taşıdıkları hikâyeler ve mesajlarla da insanı uzun süre düşündürüyor. Arsenale ve Giardini'deki ana sergi alanlarını gezerken özellikle bu yıl birçok sanatçının aidiyet, göç, kimlik, hafıza, iyileşme, doğa ile ilişki ve dayanıklılık gibi konuları daha spiritüel ve duygusal bir dille ele aldığını gözlemledik. Ana sergi bölümlerini gezerken oluşan ortak düşünce ise, sanatın soru sordurmak, ilham vermek ve farklı duyguları harekete geçirmek için ne kadar güçlü bir araç olduğuydu. Arsenale'de Kader Attia'nın enstalasyonu beni en çok etkileyen işlerden biriydi. Çünkü teknolojiye sadece modern bir araç olarak değil, ruhsal ve metafizik bir alan olarak yaklaşması çok düşündürücüydü.
Sawangwongse Yawnghwe
Yapay zekâ, elektrik ve dijital dünya ile atalar, hafıza ve spiritüel dünya arasında kurduğu bağlantı oldukça güçlüydü. Özellikle ipler, aynalar, kurutulmuş bitkiler ve ritüel objeleriyle oluşturduğu labirentimsi atmosferin içinde yürürken, sanki doğa ile teknoloji birbirine karışıyormuş hissi vardı. İş sadece görsel olarak etkileyici değildi; aynı zamanda insanın teknoloji üzerindeki kontrolünü ve belki de teknolojinin bizi nasıl yönlendirdiğini sorgulatıyordu. Attia'nın işi, bu seneki insan, doğa, teknoloji ve spiritüellik arasındaki ilişkiyi araştıran genel temasını en güçlü yansıtan işlerden biriydi. Beni bir diğer etkileyen iş ise, gözünüzden kaçmasının mümkün olmadığı Sawangwongse Yawnghwe'nin "People's Desire" adlı eseri oldu. Küçük kil figürlerinin bir arada yerleşimi oldukça dikkat çekiciydi. Eser, toplumun bastırılmış arzularını, özgürlük ihtiyacını ve insanların sistemler içindeki yerini sorgulayan politik bir yaklaşım sergiliyor. Bu derece güçlü bir fikrin sade bir malzeme kullanılarak kırılgan ve sessiz bir yapıda sunulması, eseri ayrıca çok etkileyici kılıyor. Arsenale'nin endüstriyel bölümünde yürürken ise etkileyici heykellerle karşılaşıyorsunuz. Özellikle Wangechi Mutu'nun "SimbiSiren" heykelinden etkilenmemek imkânsız. Heykel, Afrika kökenli mitolojilerden esinlenen hayali bir su varlığını temsil ediyor; adeta insanla doğa arasında kalan hibrit bir figür gibi görünüyor. Venedik Bienali'nin Giardini'deki ana sergisi, önceki yıllarda baskın olan doğrudan kimlik politikaları yerine; hafıza, ritüel, maneviyat ve insanın doğa ile kurduğu ilişkileri daha şiirsel ve sezgisel bir dille ele alıyor. "In Minor Keys" teması, yukarıda bahsettiğim gibi yüksek sesli politik söylemlerden çok; bakım, kırılganlık, kolektif hafıza ve duyusal deneyim etrafında şekillenen bir yaklaşım öneriyor. Özellikle Seyni Awa Camara'nın totemik kil heykelleri ve Perulu sanatçı Celia Vásquez Yui'nin Shipibo mitolojisinden beslenen zoomorfik seramik işleri dikkatimi en çok çekenlerden oldu. Her iki sanatçı da eserlerinde insanın doğayla ve diğer yaşam formlarıyla kurduğu spiritüel bağı güçlü bir şekilde hissettiriyor.

Wangechi Mutu
Bir diğer değinmek istediğim bölüm ise, yukarıda heykelinden bahsettiğim sanatçı Wangechi Mutu'nun Giardini'deki ana sergide yer alan işi. Doğa, kadınlık ve mitoloji etrafında kurduğu atmosferle dikkat çeken sanatçı, mekânı adeta kozmik ve spiritüel bir bahçeye dönüştürmüş. Özellikle kırmızı toprak, kahve ve insan saçını kullandığı yerleştirmeler ile mitolojik figürler, insanın doğayla ve kökleriyle yeniden bağ kurma fikrini güçlü bir şekilde hissettiriyordu. Giardini ve Arsenale'deki ana sergilerde ortak olarak dikkatimi çeken bir diğer unsur ise; iyileşme ritüellerini, spiritüel imgeleri ve adeta kutsal objeleri çağrıştıran birçok işin yer almasıydı. Kil, tekstil ve farklı doğal malzemeler sıkça kullanılırken; ses de bedensel bir deneyim yaratmanın önemli bir yolu olarak öne çıkıyordu. Mitolojik ve melez bedenler, aile hikâyeleri ve doğayla kurulan ilişki; özellikle bitkiler, su ve tarım sergide en çok dikkat çeken temalar arasındaydı. Ulusal pavyonlar bu sene çok yoğun bir ziyaretçi katılımı almıştı. Biz Arsenale'den başlayıp ardından Giardini'ye geçtik. Bienal'i gerçekten anlayabilmek ve her işi, her pavyonu görebilmek için mutlaka yeterli zaman ayırmak gerekiyor. Gitmeden önce araştırma yapmayı, ziyaret sonrası ise eserler ve sanatçılar hakkında tekrar detaylı okumalar yapmayı özellikle tavsiye edebilirim. Bende oldukça iz bırakan ve bu senenin en çok konuşulan birkaç pavyonunu ise şu şekilde sıralayabilirim: Türkiye, Japonya, İtalya, Avusturya ve İspanya.
Türkiye PavyonuBu sene Türkiye Pavyonu'nda Nilbar Güreş'in "A Kiss on the Eyes (Gözlerinizden Öperim)" sergisi yer alıyor. Başak Doğa Temür küratörlüğünde gerçekleşen sergi, oldukça geniş bir alana yayılıyor. Büyük ölçekli yerleştirmeler ve farklı materyallerin bir araya gelişi çok etkileyici bir atmosfer yaratmıştı. Nilbar Güreş, toplumsal eşitsizlikleri ve kimlik meselelerini duygusal ve şiirsel bir dille incelemesiyle öne çıkan bir sanatçı. Pavyondaki enstalasyonlar, bize birbirimizi eksiltmeden birlikte var olmanın mümkün olduğunu hatırlatıyor; hem göze hem de duygularımıza hitap ediyor. Sergi kurgusu boyunca malzemelerin taşıdığı kültürel referanslar ile mekânsal yerleşim arasındaki ilişki oldukça dikkat çekiciydi. Tekstil yüzeyler, organik formlar ve yerleştirmelerin ritmik akışı, pavyon içinde dolaşmayı özel bir deneyime dönüştürüyordu. İzleyiciye yalnızca eserleri gözlemleme değil, sanatçının kurduğu dünyaya fiziksel ve duygusal olarak dahil olma hissi veriyordu. Daha önceki yıllarda da ziyaret ettiğim için söylemeliyim ki, bu sene Türkiye Pavyonu beni en etkileyen pavyonlardan biri oldu.İtalya Pavyonu'nda sanatçı Chiara Camoni yer alıyor. "Con te con tutto (Seninle, Her Şeyle Birlikte)" projesinin küratörlüğünü ise Cecilia Canziani üstlenmiş. Sergi iki ana bölümden oluşuyordu. İlk bölümde, daha karanlık ve dikey bir yapıda tasarlanmış; seramikten yapılmış, insanı andıran heykeller yer alıyordu. Tüm heykellerin kendine ait bir dili ve güçlü bir anlatımı vardı. Bu bölümde sanatçının seramik, çizim, bitki baskıları ve heykel gibi farklı teknikleri bir araya getiren sanatsal pratiğini çok net görebiliyorsunuz. Açıkçası beni en çok etkileyen bölümlerden biri burası oldu. İkinci bölümde ise daha aydınlık bir alana geçiyorsunuz. Burası paylaşım, inşa ve birlikte yaşam fikrini çağrıştıran açık bir ortam olarak düşünülmüş. Sergiyi gezerken beden, ses ve malzemeyi bir araya getiren; birkaç kişiyi izlediğiniz koreografik canlı performanslara da denk geliyorsunuz.
Ei Arakawa-NashJaponya ise bu senenin en çok merak edilen pavyonlarından biriydi. 2026 Venedik Bienali Japonya Pavyonu'nda sanatçı olarak Ei Arakawa-Nash yer alıyor. Pavyonun küratörlüğünü ise Lisa Horikawa ve Mizuki Takahashi birlikte üstlenmişler. Bienal'in en farklı ve en akılda kalan işlerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Ziyaretçilere verilen ağır bebekleri kucakta taşıyarak pavyonun içinde dolaşmak, işi yalnızca izlemekten çıkarıp fiziksel ve bir o kadar da duygusal olarak deneyimlediğiniz bir sürece dönüştürüyordu. Aynalı gözlük takan bebeklerin bazıları mekânın içine yayılmıştı ve bu durum ortama oldukça sürreal bir hava katıyordu. Ziyaretçi olarak sergi boyunca ağırlıklı bebek figürlerini taşıyarak işin aktif bir parçasına dönüşüyorsunuz. Bezlerinin içinden çıkan QR kodlarla ulaşılan şiirler ve her bebeğe verilen özel doğum tarihleri ise işi daha kişisel bir noktaya taşıyordu. İlk bakışta eğlenceli ve rahatsız edici bir deneyim gibi görünse de, gelecek nesiller üzerine düşündüren oldukça güçlü bir kurgusu vardı. Sergi; bakım, ebeveynlik, kolektif sorumluluk ve aidiyet temaları etrafında şekilleniyordu. Performans, ses, katılımcılık ve mekânsal deneyim de Japonya Pavyonu'nun merkezini oluşturuyordu.

Guadalupe Maravilla
Bir diğer etkileyici pavyon ise Avusturya Pavyonu'ydu. Florentina Holzinger'in "Seaworld Venice" adlı sergisinin küratörlüğünü Nora-Swantje Almes üstleniyor. Proje; kalıcı canlı enstalasyonlar, performanslar ve Venedik lagününe yayılan deneysel çalışmalar üzerinden ilerleyen disiplinler arası bir yapı kuruyordu. İlk anda görsel olarak oldukça etkileyici görünse de, içine girdikçe işin aslında son derece karanlık ve rahatsız edici bir dünya kurduğunu hissediyorsunuz. Pavyon tamamen suyla kaplıydı; jet skiler, performans sanatçıları ve endüstriyel atmosfer hissi veren unsurlar aynı mekânda bir araya geliyordu. Sanki bir su altı tema parkı, bir kanalizasyon arıtma tesisi ve kutsal bir yapı aynı anda var oluyormuş gibiydi. Bedenin ve dünyanın kırılganlığı üzerine kurulan bu hibrit atmosfer, hem absürt hem de huzursuz edici bir his yaratıyordu. Benim için en güçlü anlardan biri ise, bir performansçının çana tırmanıp ardından bedeniyle kilise çanını çaldığı sahneydi. O an yalnızca fiziksel değil, sembolik olarak da oldukça sert bir etki bırakıyordu. Pavyon; bedenin kırılganlığını, suyun yaşam için bir tehdit unsuruna dönüşmesini ve insanın sistemler içerisindeki sıkışmışlığını oldukça güçlü bir dille anlatıyordu. Avusturya Pavyonu, tartışmasız şekilde Bienal'de herkesin en çok üzerine düşündüğü ve konuştuğu pavyonlardan biri olmayı başardı. İspanya'nın "Los restos (Kalanlar / Artakalanlar)" başlıklı projesi, sanatçı Oriol Vilanova tarafından üretilmiş ve küratörlüğünü Carles Guerra üstlenmiş. Pavyona girdiğinizde, iç mekânını birikim ve hafıza üzerine kurulu sahte bir müzeye dönüştüren büyük ölçekli bir yerleştirme ile karşılaşıyorsunuz. Sanatçı, 20 yıldır bit pazarlarından ve ikinci el dükkânlarından topladığı binlerce kartpostalı pavyonda üst üste tekrar eden bir sistem içinde sergiliyor. Oldukça aydınlık ve geniş bir alana yayılan bu enstalasyon, farklı yerlerden ve zamanlardan kalmış çok sayıda parçanın bir araya gelmesiyle oluşuyor. Sergi; toplama, biriktirme ve hafıza eylemlerini öne çıkarıyor. Geçmişten gelen, kullanılmış ve unutulmuş nesneleri sakin ama katmanlı bir kurgu içinde günümüze taşıyor. Gösterişli bir anlatı kurmak yerine daha mütevazı ve düşünsel bir dil üzerinden izleyiciye zaman, bellek ve nesneler arasındaki ilişkiyi hissettiriyor.
Nilbar GüreşBu dönemde Venedik'te mutlaka görülmesi gereken enstalasyonlar ve Bienal'e paralel (collateral) düzenlenen sergiler arasında öne çıkan bazı işler şöyle:
Bunlara ek olarak, St. Regis Venice'de Bienal açılış haftasında görülen yeşil ışık enstalasyonu özellikle dikkat çekiciydi. İngiliz sanatçı Chris Levine'in "Higher Power" isimli işi, Venedik'in birçok noktasından görülebiliyordu. Bizleri durup yukarı bakmaya davet eden bu çalışma; spiritüel enerji, kolektif bilinç ve şehir üzerinde meditatif bir bağ hissi yaratmayı amaçlıyor. Gece Venedik silüetinde beliren bu ışık, güçlü ve ilham verici bir etki bırakıyordu.