Ekranda bir hikâye anlatıcısı olarak kendi yolculuğuna baktığında, oyunculuk serüveninin ilk sahnesi nerede başlıyor?
Benim için ilk sahne 11 yaşında, devasa bir sette başlıyor. İnsanlar tarafından hazırlanıp giydirildiğim, bana "şöyle bakmalısın", "burada bunu hissetmelisin", "kameraya bakmadan karşıya geçeceksin" denilen bir dünyaya adım attım. O yaşta bunun bir meslek olduğunu bile bilmiyordum aslında. Sadece hikâyelerin içinde olmayı seviyordum. Geriye dönüp baktığımda, o setin içinde başlayan merak duygusunun bugün hâlâ beni beslediğini görüyorum.
İzleyicinin sende yakaladığı ve seni farklı kılan şeyin ne olduğunu düşünüyorsun?
Karakterlere kattığım derinlik olduğunu düşünüyorum. Benim için önemli olan sadece bir karakteri canlandırmak değil, onun geçmişini, korkularını, arzularını ve çelişkilerini anlamak. Yüzeysel bir karakter çıkarmaktansa gerçekten bir hikâyesi olan insan yaratmayı ve seyirciyi onunla tanıştırmayı seviyorum. Çünkü insanlar kusursuz karakterlerle değil, gerçek karakterlerle bağ kuruyor.
Kamera karşısında öğrendiğin ve seni dönüştüren, belki de hiç beklemediğin bir hayat dersi var mı?
Sanırım en büyük derslerden biri şu oldu: Ne kadar az yaparsan, o kadar çok şey anlatırsın. Oyunculuğa ilk başladığınızda daha fazlasını yapmanız gerektiğini düşünüyorsunuz. Daha fazla duygu, daha fazla tepki, daha fazla enerji... Ama zamanla anlıyorsunuz ki bazen en güçlü anlar sessizlikte saklı. Hem oyunculukta hem hayatta "less is more" yaklaşımının ne kadar değerli olduğunu öğrendim.
Bu yazı dolu dolu yaşamak için kendine nasıl bir alan açıyorsun?
Bu yaz diğer yazlara göre biraz daha fazla çalışıyor olacağım. Ama şanslıyım çünkü yaptığım işi gerçekten seviyorum ve çoğu zaman bana çalışıyormuşum gibi hissettirmiyor. Kendime alan açmanın yolu da yaptığım şeyden keyif almak sanırım. Aralarda fırsat buldukça denize kaçmak, doğada vakit geçirmek ve biraz yavaşlamak istiyorum.
Yaz programında neler var? Yeni destinasyonlar, sanat rotaları ya da aile tatilleri arasında şu an sana hangisi cazip geliyor?
Yazın başında İsviçre'ye gittim. Şimdi kısa bir Çeşme kaçamağım olacak. Aslında Uzakdoğu'ya gitmek gibi planlarım vardı ama başlayacak projeler nedeniyle onu biraz ertelemem gerekiyor. Yine de yeni kültürler keşfetmek, özellikle Uzakdoğu ve doğayla iç içe rotalar şu sıralar bana en cazip gelen şeyler arasında.
Yazın yapmayı en sevdiğin şey ne?
Arabanın camlarını açıp uzun yollara çıkmak. Güzel manzaralar eşliğinde yol almak, denizi seyretmek, doğanın içinde kaybolmak... Yazın bana hissettirdiği özgürlük duygusunu en çok o anlarda hissediyorum.
Çocukluğuna dönsek; sinematografik olarak zihninde kalan en güçlü yaz anın hangisi?
Çocukluğumun yazları ailece geçirilen uzun tatillerle doluydu. Ama aklımda kalan şey belirli bir an değil; güneşin batmaya başladığı saatlerde herkesin dışarıda olduğu, zamanın daha yavaş aktığı o his. Bugün hâlâ o sahneleri düşündüğümde aynı sıcaklığı hissedebiliyorum.
Yaz mevsimi sende daha çok hangi duyguları tetikliyor?
Özgürlük, keşif ve hareket duygusunu. Yaz bana her zaman yeni hikâyelerin mümkün olduğunu hatırlatıyor.
Gözünü kapatıp bir yaz hikâyesi yazsan, hikâye nerede başlar, ilk sahnede seni nerede nasıl görürdük?
Muhtemelen eski bir karavanın yanında başlardı. Kendimi 60'ların filmlerinden çıkmış gibi hayal ediyorum; karavanın üstünde bir sörf tahtası, İspanya'da bir uçurum kenarı, önümde sonsuz bir okyanus... Bir yandan notlar alıyor, biraz çalışıyor, biraz düşünüyor olurum. Sonra aşağı inip dalgalara karışırım. Benim için mükemmel yaz hikâyesi biraz üretmek, biraz keşfetmek ve biraz da özgür hissetmekten geçiyor.
Bu yazın sonunda hayatının jeneriği aksa, o ekranda hangi cümleyi görmek isterdin?
"Milyonlarca insanın hayatına dokundu ve onları hayallerine bir adım daha yaklaştırdı."
Röportaj: Filiz ŞEREF KULU
Fotoğraf: Emre KARATAŞOĞLU
Styling: Zilan BÜLBÜL
Saç: Erdem GÜL
Makyaj: Selen KAYA / MAC ürünleriyle
Prodüksiyon: Ceylan YENİACUN, Zeynep GÜLALP
Video: Onur KARAKUŞ, Ardan Can GÜNGÖR
Styling asistanı: İlayda YİĞİT
Mekân için The Grand Tarabya Hotel'e teşekkür ederiz.