Hücrelerimizin içinde doğal olarak üretilen glutamat, küçük ama hayati bir molekül. Görevi, ise hücrelerde oluşan zararlı maddelerin temizlenmesine ve bedenin oksidatif strese karşı korunmasına yardım etmek. Okside olmak, en basit ifadeyle bir maddenin elektron kaybetmesi demek. Demirin paslanması veya kesilen bir elmanın bekledikçe kararması gibi, bedenimizde de buna benzer kimyasal olaylar sürekli yaşanıyor. Biliyoruz ki, longevity açısından temel hedef yalnızca yaşam süresini uzatmak değil. Hücrelerin kendini temizleme kapasitesini mümkün olduğunca koruyabilmek. Bu büyük temizlik işinde glutatyona önemli bir görev düşüyor.
Oksijen beden için iki ucu keskin bir kılıçtır. Hücrelerimizin enerji santralleri olan mitokondriler, yediğimiz besinleri enerjiye dönüştürürken oksijeni kullanır. Bu sırada ATP dediğimiz hücresel enerji üretilir. Ancak enerji üretimi sırasında elektronların küçük bir kısmı normal yolundan sapar ve reaktif oksijen türleri, yani serbest radikaller oluşur. Bunu, çalışan bir elektrik santralinden çıkan küçük kıvılcımlara benzetebiliriz. Serbest radikallerin tamamı kötü değildir. Bağışıklık hücrelerimiz mikropları öldürürken bu molekülleri silah olarak kullanır. Ancak yaşam şeklimiz dış serbest radikallerin artmasına sebep olur. Sigara, hava kirliliği, uykusuzluk, kronik stres, fazla alkol, enfeksiyonlar, kontrolsüz kan şekeri ve kötü beslenme oksidatif yükü artırır. Bu yük vücudun savunma kapasitesini geçtiğinde oksidatif stres oluşur.
Glutatyon burada sahneye çıkıyor. Aktif glutatyona indirgenmiş glutatyon denir, elektron vererek zararlı serbest radikallerin etkisiz hâle getirilmesine yardım eder. Bunu yapabilme kapasitesi bir yere kadardır. Ve yaşla üretimi azalır. Gelelim glutatyonun diğer görevlerine... Glutatyonun "master antioksidan" olarak adlandırılmasının nedeni yalnızca serbest radikalleri söndürmesi değil. Karaciğerin detoksifikasyon süreçlerinde de önemli görev üstlenir. Buradaki detoks, birkaç günlük sebze suyu programı anlamına gelmiyor. Karaciğerimiz her gün ilaçları, hormonları, alkolü, çevresel kimyasalları ve metabolizma sırasında oluşan artık maddeleri işler. Glutatyon bazı zararlı maddelere bağlanarak onların safra veya idrar yoluyla vücuttan uzaklaştırılmasına yardımcı olur. Bir anlamda bu maddelere 'atılacak' etiketi yapıştırır.
Son yıllarda liposomal glutatyonun daha fazla konuşulmasının nedeni emilim konusu. Klasik ağızdan alınan glutatyonun bir bölümü sindirim sisteminde parçalanabilir. Liposomal formda ise glutatyon, fosfolipitlerden oluşan çok küçük taşıyıcıların içine yerleştirilir. Lipozomu, içindeki glutatyonu sindirim yolculuğu boyunca korumaya çalışan mikroskobik bir taşıma kapsülü gibi düşünebiliriz. Fosfolipitlerin hücre zarımıza benzer bir yapıda olması, glutatyonun korunmasına ve bağırsaktan emilimine yardımcı olabilir. Bazı insan çalışmalarında liposomal glutatyon kullanımının kandaki ve hücrelerdeki glutatyon düzeylerini artırabildiği gösterilmiş. Ancak kandaki seviyenin yükselmesi, tek başına belirli bir hastalığın önlendiği veya tedavi edildiği anlamına gelmiyor. Bunun için daha büyük ve uzun süreli araştırmalara ihtiyaç var. Bu nedenle liposomal glutatyonu doğru yaşam tarzının üzerine eklenebilecek bir destek olarak görmek gerekir.
Akciğerlerimiz her nefeste dış dünya ile temas eder. Bu nedenle solunum yollarının yüzey sıvısında güçlü bir antioksidan savunma bulunur ve glutatyon bu savunmanın önemli parçalarındandır. Sigara dumanı her nefeste akciğere yoğun miktarda oksidan taşır. Bunu, şehre her gün kamyonlar dolusu yeni çöp boşaltılması gibi düşünebilirsiniz. Vücut başlangıçta savunma sistemlerini güçlendirerek bu yükü karşılamaya çalışır. Fakat sigara kullanımı yıllarca sürdüğünde ve yaş ilerlediğinde bu uyum kapasitesi zayıflayabilir. Akciğerin antioksidan kalkanı yetersiz kaldığında inflamasyon ve doku hasarı kolaylaşır; KOAH ve amfizem gibi hastalıkların gelişebileceği zemin güçlenir. Sigara bu nedenle yalnızca nikotin veya katrandan ibaret değildir; akciğerin doğal antioksidan savunmasını tüketen kronik bir saldırıdır.
Yaygın kullanılan parasetamolün glutatyonla yakın bir ilişkisi bulunuyor. Önerilen dozlarda kullanıldığında, güvenli kabul edilir. Ancak yüksek dozlarda, karaciğerde toksik bir ara ürün artar. Bu da glutatyon deposunu hızla tüketir. Alkol de karaciğerde oksidatif yükü artırabilir ve glutatyon dengesini olumsuz etkileyebilir. GGT Testi ile glutatyon miktarı arasında ters orantı vardır. GGT yüksekse glutatyon ihtiyacı doğmuş olabilir.
Peki kimler için daha uygun? Yoğun oksidatif stres altında bulunan, sigara kullanan veya yeni bırakmış, kronik inflamasyon yükü yüksek, sık enfeksiyon geçiren, yoğun egzersiz yapan ya da karaciğer ve mitokondri sağlığını desteklemek isteyen kişilerde hekim değerlendirmesiyle liposomal glutatyon düşünülebilir.