Arola Restaurant, gastronomiyi farklı disiplinlerle buluşturan bir konsepti hayata geçirdi. Restoran, İstanbul’a kazandırdığı yenilikçi İspanyol lezzetlerinden sonra şimdi de, “tasarım brunch”ları ile kentin moda ve tasarım markaları ile buluşuyor. İlki 27 Şubat’ta gerçekleşen “Arola Tasarım Brunch”ının ilham kaynağı, tasarımcı Zeynep Erol ve son koleksiyonu Lokum Gibi oldu. Ünlü takı tasarımcısı Zeynep Erol’un yeni koleksiyonu ‘Lokum Gibi’, ünlü iki Michelin yıldızlı İspanyol şef Sergi Arola ve Omar Mosquera'ya ilham verdi ve ortaya hem görünüşleri hem lezzetleriyle etkileyici bir menü çıktı. 2016 yılı içinde sadece dört kez düzenlenecek ve her biri ülkenin önde gelen tasarımcılarıyla iş birliği içinde gerçekleştirilecek olan brunch’ları konuşmak üzere ünlü takı tasarımcısı Zeynep Erol, Michelin yıldızlı şef Sergi Arola ve Omar Masquera ile bir araya geldik.
Zeynep Hanım siz tatlıları tasarlarken nasıl bir iç görüyle hareket ettiniz?
Peki, Arola Restaurant’ta bundan sonraki tasarım brunch’ları adına planlarınız neler olacak?
O.M.: “Arola Tasarım Brunch”ları 2016 yılı içinde sadece dört kez düzenlenecek ve her biri ülkenin önde gelen tasarımcılarıyla iş birliği içinde gerçekleştirilecek. Arola mutfak ekibi olarak benim liderliğimde, birlikte çalıştığımız tasarımcının koleksiyonlarından ve tasarım anlayışından ilham alarak, çok farklı mekan ve lezzet kurgusu yaratacağız.
Bu proje dışında nelerle ilgileniyorsunuz, özellikle sizin takı tasarımcılığı alanına kayış hikayenizi dinleyebilir miyiz?
Z.E.: Okulunu bitirdiğim Alman edebiyatıyla, 6 sene İstanbul Üniversitesi’nde hocalık yaptım. Ama bu iş beni tatmin etmedi. Sanat aşkıyla ve sanatı yarım bırakmanın vicdanıyla arayışa girdim. Tekrar üniversiteye başlamak yerine, “Sanatsal ifademi nasıl yaşatabilirim?” dedim ve o sırada Kapalıçarşı’da bir atölyede sadekarlığı öğrenmeye başladım. Kapalıçarşı’daki insanlar bu isteğime gönüllü oldular, onlara çok müteşekkirim. Ve ben 2 sene kadar çarşıya gittim, tezgaha oturdum ve sadekarlığı öğrendim. Tabi, kuyum sektörü el sanatı olarak bizim içimizde en kuvvetli dallardan biri olarak görülüyor. Ben el sanatını, üstünde bir yere taşımak istedim. Yani, sanatsal yeteneğimi desen gücüyle birlikte takılarımda göstermek amacım oldu. Bu sürecin ardından galerimi açarak 26 senelik deneyimle buralara geldim. Tasarımı sanat ifadesi güçlü kılmak suretiyle, takı üstünde hayatı anlatmaya başladım.
Siz Michelin yıldızı şefi olmaktan bahseder misiniz? Sizce Michelin yıldızı sahibi olmak hala değerini koruyor mu?
S.A.: Bazı yönlerden hala önemli. Çünkü global bir referans bizim için. Ama bunu söylerken yıldız için yemek pişirdiğimiz sanılmasın. Biz misafirler için yemek yapıyoruz. Bu yüzden kaç tane Michelin yıldızı aldığımız önemli değil. Asıl size değeri veren insanlardır. Örnek verirsek, Massimo Bottura... Kendisi üç yıldızlı Michelin şefi ama restoranını kapatmak zorunda kaldı. Bu onun kötü bir şef olduğunu göstermez. Belki lokasyon kötüydü ya da tercih ettiği menüyü yanlış seçmişti, kim bilir...
Ne kadar sıklıkla İstanbul’a geliyorsunuz? Türkiye’de sizi en çok etkileyen konular neler oldu?
S.A.: Sadece Raffles için buraya yılda 5 defa geliyorum. Eylül 2014’ten beri Raffles ile birlikte çalışıyoruz. İstanbul’dan etkilendiğim bir gerçek. Sokakta yürüdüğünüzde bile Osmanlı esintilerden günümüze kadar işlenmiş o kadar çok şey var ki, bu muazzam güzelliğin karşısında çok etkilenmiştim. Sanırım aradığım sözcükler “naif” ve “sıra dışı”. Türkiye aynı zamanda stratejik bir konuma da sahip. Avrupa ile diğer ülkelerin arasında kültürel bir köprü. Kesinlikle, çok özel bir şehir.
Eski bir röportajınızda ‘Aslında rock yıldızı olmak istemiştim’ demişsiniz, neler söylemek istersiniz bununla ilgili?
S.A.: Ben zaten bir rock yıldızıyım. Normal bir şef değilim. Ama dünyadaki en iyi şef olduğumu da söylemiyorum. Ben bir çok şeyi bir arada ifade ediyorum. Tasarım ve konsept gibi... Yemek pişirirken kültür ve mekanı harmanlıyorum. Kültürünü sanatını ve tasarımını sevmeyen, yemeğini de sevmez. Ya da bu brunch’taki gibi altın veya mücevher sanatı gibi... Yemekte de aynı insanların maddi değil maneviyat değerleriyle, hissiyatıyla değerlendirilmeli.
Tapas’ın İspanya’ya özgü bir yemek türü olduğunu söylemişsiniz, Meksika’da ve Fransa’da da gördüğümüz bu lezzetin İspanya’da farklı olmasının sebebi nedir?
S.A.: Her konsepti her yerde bulabilirsiniz, bu zor değil. Her kültürün birleştiği bir yer var. Eğer İspanya’nın güneyine giderseniz elbet Arap ve Müslümanlara özgü detaylarla karşılaşırsınız. Tapas İspanya’nın yemek dizaynına çok uygun ama içerdiği malzemeler kesinlikle farklı değil. Her yerde bulabileceğiniz içeriği var. İtalya’daki pizza, Türkiye’deki dürüm, Japonya’daki sushi’ye baktığınızda hepsi farklı konseptlerde ama hepsi aynı.
Kebabı Türkiye’de denemek istediniz ve orta sınıf bir restoranda yiyip beğenebilirsiniz. Ama spesifik Osmanlı mutfağını ilk başta giden biri sevmeyebilir. Ben bunu Çin’deyken yaşadım. Çinli, zengin bir arkadaşım bizi bir restoranda davet etmişti. İlk gün tavuk ve pilav gibi ama onlara özgü bir şey yedik, her şey normaldi. İkinci gün farklı ve daha lüks bir restoranda buluştuğumuzda ilk gün gördüğümüzden daha farklı ve tamamen onların konseptiyle ve tatlarıyla yapılmış bir yerdeydik. Ben hiçbir şey yiyemedim. Demek istediğim, bazen daha kolay hazırlanmış bir yemek de sizin için iyi bir seçim olabilir.
Röportaj: Gülşah ÖZGEN
Fotoğraf: Ertan DEMİRBİLEK