Serhat Hacıpaşalıoğlu... Bu isim bir yerlerden tanıdık geliyor değil mi? İlk duyuşta hatırlayamayanlar için küçük bir hatırlatma yapalım hemen. Sene 1994 Riziko isimli yarışma programı... 90’lı yıllarda TRT’de yayınlanan ve büyük ses getiren yarışma programı Riziko’nun sunucusu “Bay Riziko” olarak tanıdık onu. Sonrasında ekranlarından uzak olduğu dönemde müziğe yönelen ve yurtdışında imzasını attığı büyük projelerle hepimizi şaşırtan bir isim o. Son büyük çıkışı ise bu sene İsveç’in başkenti Stockholm’de gerçekleşecek olan Eurovision Şarkı Yarışması’nda San Marino’yu temsil edecek olması... Bir Türk’ün başka bir ülke adına Eurovision’a katılacak olması gerek ülkemiz gerekse kendisi için son derece gurur verici ve önemli bir adım. Eurovision finalleri öncesi yurt dışıyla ülkemiz arasında mekik dokuyan Serhat Hacıpaşalıoğlu ile yoğun hazırlık programı sırasında ofisinde buluşarak keyifli bir çekim ve sohbet gerçekleştirdik. Diş hekimliğinden televizyonculuğa, program yapımcılığından yorumculuğa uzanan dopdolu hayat hikayesini ve hepimizi şaşırtarak gururlandıran Eurovision serüvenini kendisinden dinledik.
Diş hekimliğinden sonra neden yapımcılığı ve televizyonu seçtiniz? Sizi buraya yönlendiren şey ne oldu?
Bir döneme imzasını vurmuş önemli yarışma programlarından biri Riziko… Kariyerinizde nasıl bir rolü oldu Riziko’nun?
Yapımcılık, sunuculuk derken yorumcu kimliğiniz ile tanıştık. Bu süreç nasıl gelişti?
Biraz önce de ifade ettiğim gibi, uluslararası arenada, global bir çalışma içinde olmayı arzu ediyordum. Müzik, tüm sınırların ötesine geçebilen en iyi iletişim aracı. Tabii bir altyapı oluşturmadan müzik yapıyorum demek de doğru değil. Yetenek kadar, edinilen tecrübe, vizyon da çok önemli. Ben, uluslararası bir başarı için gerekli olan tüm bu altyapıyı zaman içinde oluşturarak, aslında çok zor olan bir yolu seçtim. Önce yurtdışında başarı, daha sonra Türkiye... Bu formülü uygulamak cesaret ister. Bu yüzden kimse tercih etmez. Bunun tam tersi hareket edip, günlük lokal bir başarıya imza atmak daha kolay olabilirdi. Tercih meselesi... Benim yollarım hep zor yollardır. Zaten gerek müzik tarzım, gerekse şarkılarımı yabancı dillerde söylemem, ülkemizin genel müzik kurallarının dışındaydı. Bu, şarkılarım burada sevilmez anlamını taşımıyor, sadece sistemin farklı işlediğini ifade ediyorum. Yoksa, Viktor Lazlo ile yaptığım düet “Total Disguise”dan bugüne, sayıca fazla olmasa da tüm çalışmalarım, ülkemde de hedef kitlesine ulaştı. Ama yurt dışına baktığımızda, müziğimin ve sanatçı kimliğimin orada daha süratli kabul gördüğünü söyleyebiliriz. Aslında ülkemdeki algının gecikmesindeki sebeplerden birisi de televizyon geçmişim sanırım. Pek çok kişi müziği profesyonel olarak değil de hobi olarak yaptığımı düşünmüş olabilir. Ama sonuçta, bugün gelinen nokta önemli. Son çalışmam “Je M’Adore” ile dünyanın en büyük müzik marketlerinin dans ve DJ listelerinde en üst sıralara yükseldim. Almanya’da beş hafta 1 numarada kaldım. İngiltere dans listelerinde 2 numaraya kadar çıktım. Tüm bunlar tesadüflerle olmuyor. Arkasında çok ciddi bir çalışma var. Birkaç ay önce, Türkiye’de ilk kez Pantene Altın Kelebek Ödül Töreni’nde sahne aldım. Böylece beni sadece CD ve kliplerden tanıyan bir kitleye, nasıl bir sahne duruşum ve şovum olduğunu da gösterme fırsatım oldu.
Bu sene İsveç’in başkenti Stockholm’de 61.si gerçekleşecek olan Eurovision Şarkı Yarışması’nda San Marino’yu temsil edeceksiniz. Bu ülkemiz için bir ilk! Bir Türk’ün başka bir ülke adına Eurovision gibi önemli bir uluslararası yarışmaya katılması… Bu süreç nasıl gelişti?
Şarkının sözleri ve bestesi de size mi ait?
Yarışmayla ilgili içinizden geçen nedir?
Bir yapımcı ve bir ses sanatçısı olarak ‘O Ses Türkiye’ gibi yarışmaları nasıl buluyorsunuz?
Genel tanımlarıyla “casting” yarışmaları, her ülkede önemli izlenme oranlarına ulaşan önemli televizyon şovları. Özellikle gençlere kendilerini deneme, gösterme ve aynada kendilerini görme fırsatını sunmaları açısından çok değerliler. O Ses Türkiye son derece iyi bir yapım. Jürisiyle, yarışmacılarıyla çok sağlam bir TV şovu ve Türk izleyicisinin nabzını çok iyi tutuyor. Tebrik etmek lazım.
Eurovision öncesi çok yoğun bir tempo içinde bulduk sizi... Bu yoğun tempo içinde, Türkiye’de olduğunuz zamanlarda, nerelerde bulunmak keyif veriyor size?
Son dönemde genelde bir hafta İstanbul, 10 gün yurtdışında yaşıyorum. Eurovision nedeniyle İstanbul’da geçirdiğim vakit çok azalsa da İstanbul’u dünyanın en özel şehirlerinden birisi olarak görüyorum. Gerçekten dünyanın başkenti olmaya layık bir şehir. Bizle rağmen dimdik ayakta.
Ben bir şehir adamıyım. Merkezde olmaktan hoşlanıyorum. Her türlü kültürel faaliyete yakın, şehrin nabzını her an hissedebileceğim yerler hoşuma gidiyor. Tabii tatil beldelerine de değinmeden olmaz. Fethiye, bence dünya üstündeki bir cennet. Bodrum’u da atlamamak lazım. Böyle bir ülke az bulunur.
Uluslararası kariyere sahip bir kişi olarak dünyada bulunmaktan en keyif aldığınız yer neresi peki?
Seyahat etmeyi çok seviyorum. Avrupa kıtası ve kültürü her zaman favorilerimden... Madrid kendimi çok iyi hissettiğim bir şehir mesela.
İspanyol kültürü beni hep etkiler. Yazları ise Yunan adaları, özellikle Mykonos... Yunanistan, müziğime, şarkılarıma ilgi gösteren ve beni baş tacı eden ilk ülke. Bu yüzden hayatımda özel bir yeri var. Bunun dışında işlerim nedeniyle Paris, Londra, Münih, Brüksel ve Milano hatlarım çok yoğun.
Son olarak gelecekle ilgili hedeflerinizi öğrenebilir miyiz?
Daha hayatta yapacak çok şey var. Ama tüm planlarımı gerçekleştirmek için 200 yaşına kadar yaşamam gerekiyor. 2016'nın her saniyesi dolu olarak başladı. Görünen o ki öyle de devam edecek. Mayıs ortasına kadar Eurovision nedeniyle blokeyim. İki ayda 20’ye yakın ülkede katılacağım TV şovları ve performanslarım var. Bu arada, benim çocuğum gibi olan Vodafone Freezone 19. Liselerarası Müzik Yarışması’nı tamamlayacağız Nisan sonunda. Eurovision sonrasında, önceden yapılmış konser anlaşmaları var yurtdışında. Ve Ekim ayında albümün piyasaya çıkışı... Şu anda müzik her şeyin önünde geliyor diyebilirim.