İstanbul'un farklı noktalarında karşımıza çıkan bu on durak, izleyiciyi yalnızca birer gözlemci olmaya değil; sesler, rüyalar ve dokunsal yüzeyler aracılığıyla sanatın yaşayan bir parçası olmaya davet ediyor. Bu ayın rotası, "eşikte olma" halini ve zamanın farklı ritimlerini odağına alıyor. Zeynep Solakoğlu'nun masalsı dünyasında kendi zamanına sadık kalan "geç açan çiçekleri" selamlarken; Hasan Cem Araptarlı'nın karelerinde karın dünyayı sadeleştiren beyazlığına tanıklık ediyoruz. Bihter Yasemin Adalı ile rüyaların ve bilinçdışının tekinsiz bahçelerinde dolaşırken; Çiğdem Aky'nin fırça darbelerinde içsel bir dinginliğin, Santosha'nın izini sürüyoruz. Bellek, kimlik ve yaratım süreçlerinin sorgulandığı bu sergiler, kışın ortasında zihinsel ve ruhsal bir nefes alanı açıyor.

Çiğdem Aky'nin Santosha başlıklı sergisi, 8 Ocak ile 22 Şubat tarihleri arasında Dirimart Pera'da sanatseverlerle buluşuyor. İsmini Sanskritçe'de "yetinme" ve "memnuniyet" anlamına gelen kavramdan alan sergi, sanatçının kontrolü resmin kendi akışına teslim ettiği, daha dingin ve sezgisel bir dönemi müjdeliyor. Alışıldık biçimsel sınırların yerini yumuşak geçişlere ve özerk renk alanlarına bıraktığı bu yeni süreçte Aky; şükran, berraklık ve içsel özgürleşme gibi ince katmanların izini sürüyor. Doğu felsefesinden ilham alan soyut bir dille kurgulanan seçki, açıklayıcı bir anlatı kurmak yerine izleyiciyi kendi sessizliği içinde, sınırlı olandan sınırsız olana uzanan meditatif bir yolculuğa davet ediyor.

Bihter Yasemin Adalı'nın Haz ile Göklenir Dünya başlıklı kişisel sergisi, 7 Şubat ile 7 Mart tarihleri arasında Art On İstanbul'da ziyaretçilerini ağırlıyor. Sanatçı, izleyiciyi yaşamla ölüm, bilinç ile bilinçdışı arasındaki o tekinsiz eşiklere davet ederken; resim yüzeyinden taşan avizeler, boks torbaları ve telefon ahizeleri gibi nesnelerle çok boyutlu bir oyun alanı kuruyor. Botanik ve bedensel metaforların iç içe geçtiği bu "bahçede", nesneler tam da bir başka şeye dönüşmek üzereyken, arafta yakalanıyor. Serginin kalbinde yer alan küçük kulübe ise anonim rüya anlatılarına ev sahipliği yaparak, her Cumartesi gerçekleşecek performanslara zemin hazırlıyor. Belleğin somatik sızısını duyusal bir zenginlikle yüzeye çıkaran sergi, her şeyi hızla tükettiğimiz bir çağda izleyiciyi kendi içsel zeminini ve yönünü bulmaya dair bir keşfe çıkarıyor.

Yapı Kredi bomontiada, 7-22 Şubat 2026 tarihleri arasında Hasan Cem Araptarlı'nın Derya Yücel küratörlüğünde hazırlanan Kar: Bir Hikâyenin İlk Cümlesi başlıklı fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçının Doğu coğrafyasında kış mevsimini merkeze alarak gerçekleştirdiği bu yeni seri, karı yalnızca bir doğa olayı değil; zaman, bellek ve insan deneyimini şekillendiren güçlü bir imge olarak konumlandırıyor. Karın dünyayı sadeleştiren beyazlığı altında sessizleşen köyler ve dağ yolları, Araptarlı'nın kadrajında zamansal bir askıya alma hâline dönüşüyor. Belgesel duyarlılık ile estetik sezgiyi bir araya getiren fotoğraflar, karın hem örten hem de açığa çıkaran gücüyle izleyiciyi coğrafyanın sessiz ritimleri ve insanın içsel manzaralarıyla yeniden ilişki kurmaya davet ediyor.

Zuhal Baysar küratörlüğünde 15 bağımsız sanatçıyı bir araya getiren Yolun Ortasında Yüzeyin Altında, 23 Ocak ile 15 Mart tarihleri arasında Loft Art'ta gerçekleşiyor. Sergi, sanat eserinin nihai sonucundan ziyade; yaparken düşünme, biçimlendirirken bekleme ve o hiç bitmeyen "yol" macerasına odaklanıyor. Genç sanatçıların yaratım süreçlerinin görünmeyen, yer altında kalan tarafını merkeze alan seçki; rastlantıların ve küçük detayların sunduğu keşif alanlarını ön plana çıkarıyor. Sanatçıların kendilerini açık etme tedirginliği ile üretim pratiğinin yoğun mücadelesini görünür kılan sergi, izleyiciyi gündelik dünyanın ötesinde, kendine özgü kuralları olan alternatif bir gerçekliği tecrübe etmeye davet ediyor.

Decollage Art Space'in yükselen seslere alan açan geleneksel sergi serisi ODAK 2025, bu yıl "Yansıma" temasıyla 13 Ocak ile 1 Mart tarihleri arasında sanatseverlerle buluşuyor. Farklı disiplinlerden gelen 33 sanatçıyı bir araya getiren seçki, yansımayı yalnızca optik bir durum olarak değil, toplumsal bir müzakere ve içsel bir dışavurum alanı olarak ele alıyor. Düşünce ile madde, niyet ile rastlantı arasındaki gerilimin izini süren eserler, tanıdık teknikleri irrasyonel ifadelerle harmanlayarak izleyiciyi görünmeyeni tartışmaya davet ediyor. Benlik ile dünya arasındaki o ince çizgide duran sergi, maddi ve toplumsal yapıları sanat aracılığıyla yeniden okumaya olanak tanıyor.

Merve Elveren ve Meriç Öner'in küratörlüğünü üstlendiği VarYok, Şubat ayında kabuk değiştirerek yeni bir evreye adım atıyor. 1 Şubat'a kadar süren "Canlı" bölümünde Gürbey Hiz ve Emre Hüner'in üretimleri yer alırken; 4 Şubat itibarıyla kapılarını açan "Halı Altı", odağı Metehan Özcan, Mona Mahall ve Aslı Serbest'in çalışmalarına çeviriyor. Geçmiş ve gelecek tahayyüllerinin nesneler üzerinden birbirine eklemlendiği bu dinamik süreç, Mayıs ayında başlayacak olan "Anıtsı" bölümüyle devam ediyor. Katılımcılarını şimdinin provasına davet eden sergi, 16 Ağustos 2026 tarihine kadar YUNT'un mekânsal sınırları içinde dönüşmeyi sürdürüyor.

OG Gallery, Zeynep Solakoğlu'nun galeriyle ilk kişisel sergisi olan Late Bloomer'ı 5 Şubat ile 14 Mart tarihleri arasında izleyiciyle buluşturuyor. Modern dünyanın "geç kalmak" olarak nitelendirdiği sürece doğanın kendi ritmiyle yanıt veren sergi, her dönüşümün ve hikâyenin ancak kendi zamanında çiçeklenebileceği masalsı bir evren sunuyor. Solakoğlu'nun pratiğinde iç dünyaya çekilmek ile dış dünyaya karışmak eş zamanlı birer varoluş biçimi olarak belirirken; dilek fenerleri içinde süzülen kafalar ve pasta imgeleri, zihinsel hayaller ile fiziksel gerçeklik arasındaki bağı temsil ediyor. Anlamın renkler, semboller ve sanatçının kendi üretimi olan enstrümanlardan yükselen sezgisel seslerle şekillendiği sergi, gecikmenin değil, kendi zamanına sadık kalmanın büyüleyici öyküsünü anlatıyor.

offgrid art project, 6 Şubat ile 20 Mart 2026 tarihleri arasında Defne Camcıoğlu'nun ilk solo sergisi Gölgedeki Masallar'a ev sahipliği yapıyor. Sanatçının erken dönemlerinden bu yana evrilen "Mısır Şapkalı Karınca" projesini merkeze alan seçki; üretimdeki süreklilik, dönüşüm ve zamansal akışın izlerini sürüyor. Tekrar eden doğa imgeleri, deforme edilmiş oranlar ve alışılagelmişin dışındaki renk kombinasyonları; desenlerden kumaş üzerine işlenen iğne işlerine uzanan katmanlı bir görsel dil oluşturuyor. Ölçek ve önem hiyerarşisinin sürekli yer değiştirdiği sergi yapısı, izleyiciyi doğrusal olmayan, döngüsel ve haritamsı bir anlatının içine çekiyor. Camcıoğlu'nun kişisel hafızası ile gündelik nesnelerden türeyen formların birleştiği bu "masallar", içsel referanslar ile dış dünya arasındaki bağı malzeme üzerinden yeniden tanımlıyor.

Gonca Sezer'in Yaşarken Açılan Kapı başlıklı solo sergisi, 16 Ocak ile 5 Nisan 2026 tarihleri arasında Quick Art Space'te izleyiciyle buluşuyor. İsmini Robert Musil'in anlatısından ödünç alan sergi; hafızanın, aktarımın ve gündelik yaşamın içinde gizlenen kesintilerin izini sürüyor. Sanatçının son dört yılda ürettiği desen, resim ve asamblajlardan oluşan kapsamlı seçki, odağına İstanbul'un Kurtuluş ve Beyoğlu hattındaki kent dokusunu alıyor. Bina cephelerindeki Art Nouveau estetiğiyle şekillenmiş motifleri, doğadaki bitki formlarıyla ilişkilendirerek yeniden yorumlayan Sezer, kentin mimari belleğini duyusal bir hafıza alanına dönüştürüyor. Mimari süsleme ile doğa arasında çok katmanlı bir bağ kuran sergi, izleyiciyi kentin görsel katmanları arasından sessizce açılan yeni geçişleri keşfetmeye davet ediyor.

Nazlı Pektaş küratörlüğünde Yeşim Özkan ve Abdullah Güler'in üretimlerini bir araya getiren Zaman Kasası, 9 Ocak ile 20 Şubat tarihleri arasında Kasa Galeri'de yer alıyor. Zamanı ölçülebilir bir akıştan ziyade; silinmiş mekânların kalıntıları ve bastırılmış anlatıların boşluklarında filizlenen bir duyu alanı olarak kurgulayan sergi, hatırlama eylemini yeniden tanımlıyor. Özkan'ın toprak ve kınayla şekillenen, yaşayan birer "tene" dönüşen haritaları ile Güler'in kerpiç ve kentsel göstergeler üzerinden kurduğu eleştirel dil mekânda kesişiyor. Bireysel hafıza ile kolektif bellek arasındaki geçirgenlikte dolaşan bu anlatı, izleyiciyi geçmişin izlerini bugünün diliyle yeniden okumaya ve tarihin kıyısında kalan hafıza fragmanlarıyla yüzleşmeye davet ediyor.