Ağustosla vedalaşıp eylüle geçerken kültür-sanat takvimi de yeni sezonun ilk sinyallerini vermeye başlıyor. Bu hafta Nevada çölünde birkaç günlüğüne kurulan bir şehirden New York kortlarına, Venedik'in kırmızı halısından Seul'ün galerilerine uzanan geniş bir rotadayız. İstanbul'da Semiha Berksoy'un çok renkli dünyasına son bir ziyaret için zaman ayırırken güzellik radarımızı moda kodlarını kokuya dönüştüren parfümlere çeviriyoruz. Haftanın radarına takılanlar İlham Rehberi'nde.

Her yıl Nevada çölünün ortasında sıfırdan bir şehir kuruluyor; yollar, kamplar, devasa sanat yerleştirmeleri ve on binlerce insan birkaç günlüğüne aynı dünyanın parçası oluyor, ardından neredeyse hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboluyor. Burning Man'i sıradan bir festivalden ayıran da biraz bu "geçicilik" perspektifinden bakması. Black Rock City, 7 Eylül'e kadar bir kez daha sanatın birlikte üretilen bir deneyime dönüştüğü alternatif bir yaşam alanına dönüşüyor.
2026'nın teması "Axis Mundi", farklı kültürlerde yeryüzüyle gökyüzünü birbirine bağladığı düşünülen kozmik merkez fikrinden yola çıkıyor. Dev ağaçlardan ışık ve ses enstalasyonlarına uzanan işler de bu bağlantı fikrini farklı şekillerde yorumluyor ve alana entegre ediyor. Çölün ortasında birkaç günlüğüne yaratılan Black Rock City, belki de en çok şu soruyla ilham veriyor: Bir şehir, onu paylaşan insanların hayal gücüyle ne kadar değişebilir?

New York yaz mevsimini henüz bitirmeye niyetli durmuyor. Sezonun son Grand Slam'i US Open, ana tablo maçlarının başlamasıyla Flushing Meadows'u yeniden dünyanın tenis merkezine oturtuyor. 30 Ağustos'ta başlayan ana tablo, 13 Eylül'e kadar Arthur Ashe ve Louis Armstrong stadyumlarında gündüzden geceye uzanan maçlarla devam ediyor.
Ancak US Open'ın cazibesi bir süredir kortun sınırlarını çoktan aşmış durumda. Tribünlerdeki ünlülerden sporcuların maç görünümlerine, New York'un turnuva etrafında şekillenen sosyal takviminden tenis estetiğinin modadaki yükselişine kadar turnuva, spor ve yaşam stilini aynı yerde buluşturan şehir ritüellerinden biri haline geliyor. Beyazların hâkim olduğu Wimbledon geleneğinin aksine New York'un daha özgür, renkli ve geceye karışan enerjisi, tenis sezonunun finalini kendine özgü bir stile dönüştürüyor.

Sonbahar sinema sezonunun ilk büyük buluşmalarından biri için gözler yeniden Venedik'e çevriliyor. 83. Venedik Uluslararası Film Festivali, 2 Eylül'de Lido'da başlıyor ve 12 Eylül'e kadar dünya prömiyerlerinden kırmızı halı anlarına uzanan yoğun bir programla devam ediyor. Festivalin açılışını ise Danny Boyle imzalı, Jack O'Connell, Guy Pearce ve Claire Foy'u bir araya getiren "Ink" yapıyor.
Venedik'in asıl heyecanı ise her yıl olduğu gibi yalnızca gösterim programından gelmiyor. Kanallardan teknelerle Lido'ya ulaşan yıldızlar, yılın merakla beklenen filmlerinin ilk yorumları ve ödül sezonuna dair ilk ipuçları birkaç gün boyunca aynı şehirde buluşuyor. Sinemayla modanın birbirine en fazla yaklaştığı kırmızı halılardan birine de ev sahipliği yapan festival, eylülün gelişiyle birlikte yeni kültür sezonunun resmen başladığını hatırlatıyor.

Çağdaş sanat dünyasının bu haftaki duraklarından biri Seul. 2-5 Eylül tarihleri arasında COEX'te gerçekleşen Frieze Seoul, beşinci edisyonunda 30 ülkeden 125'in üzerinde galeriyi bir araya getiriyor. Katılımcıların büyük bölümünün Asya-Pasifik bölgesinden gelmesi ise fuarı uluslararası sanat piyasasının buluşma noktalarından biri kadar, bölgenin giderek güçlenen yaratıcı sahnesini okumak için de önemli bir adres haline getiriyor.
Üstelik Frieze bu yıl da fuar alanının sınırlarında kalmıyor. Neighborhood Nights kapsamında Euljiro, Hannam, Cheongdam ve Samcheong'daki galeriler gece programları, özel projeler ve etkinliklerle şehrin farklı bölgelerine yayılıyor. Sanatın birkaç günlüğüne müzik, moda, tasarım ve gece hayatıyla aynı rotada buluştuğu Seul, bu hafta yaratıcı enerjisi takip edilecek şehirlerden biri.

Bazı sahne görünümleri bir döneme ait kalırken bazıları popüler kültürün görsel hafızasına yerleşiyor. İmza görünümü diyebileceğimiz beyaz atlet ve jean kadar yalın kombinleri de payetler, pelerinler ve teatral kostümleri de aynı özgüvenle taşıyabilen Mercury'nin stili, müzikle moda arasındaki ilişkinin sahnede nasıl başka bir kimliğe dönüşebileceğinin en güçlü örneklerinden biri olmaya devam ediyor.
5 Eylül 1946 doğumlu sanatçının 80'inci yaş yılı Montreux'de de özel bir programla kutlanıyor. Mercury'nin uzun yıllar yaratıcı bağ kurduğu şehirde 2-6 Eylül arasında gerçekleşen Freddie Days; konserlerden fotoğraf sergilerine uzanan etkinliklerle sanatçının mirasına yeniden bakıyor. Aradan geçen yıllara rağmen Freddie Mercury'nin hâlâ bu kadar güncel görünmesinin sebebi de belli ki hem ne giydiği hem de sahnede hiçbir zaman yarım bir fikirle yetinmemesi.

Semiha Berksoy'un dünyasında resim hiçbir zaman sadece bir resim, sahne de sadece bir sahne değildi. Opera, tiyatro, sinema, edebiyat ve görsel sanatları kişisel bir evrende buluşturan sanatçının üretimine kapsamlı bir bakış sunan "Semiha Berksoy: Tüm Renklerin Aryası", İstanbul Modern'deki son haftasına giriyor.
Berksoy'un erken dönem desenlerinden otoportrelerine, opera temalı resimlerinden çarşaf üzerine yaptığı çalışmalarına uzanan 200'ü aşkın eser, sanatçının yaşamıyla üretimi arasındaki sınırların nasıl giderek silindiğini gösteriyor. Türkiye'nin ilk profesyonel opera sanatçılarından biri olmasının ötesinde, kendine ait bir görsel dil kuran Berksoy'un renkli ve teatral dünyasını henüz görmeyenler için son tarih 6 Eylül. Yeni sezona başlamadan önce İstanbul'da verilebilecek en iyi sanat molalarından birini kaçırmayın deriz.

Max Mara'nın yıllardır üzerine inşa ettiği en güçlü kodlardan biri paltoysa, markanın güzellik dünyasına attığı yeni adım da bu mirastan uzaklaşıyor demek doğru olmaz. Shiseido ile 2024'te başlayan uzun soluklu ortaklığın ilk ürünü Max Mara Le Parfum, 1 Eylül itibarıyla 50'den fazla pazarda global olarak satışa sunuluyor. Marka, ilk parfümünü adeta tenin üzerine giyilen "görünmez bir palto" fikri etrafında şekillendiriyor.
Tüberozun sandal ağacı, sedir ve vanilyayla buluştuğu floral-odunsu kompozisyon, Max Mara'nın zamansızlık ve güç arasındaki dengesini kokuya taşırken şişenin tasarımı da markanın ikonik paltolarına göz kırpıyor. Ortasından lake bir kemerle sarılan cam form, kumaşın bel çevresinde toplandığı klasik Max Mara siluetini yeniden yorumluyor. Moda evlerinin bir gardırobun ötesinde bütüncül bir yaşam dünyası yaratmaya yöneldiği bir dönemde Max Mara da imza parçasını bu kez görünmeyen bir aksesuara dönüştürüyor.