
Senenin en iyi yeni giriş yapan dizisinden söze başlayayım: The Pitt. Tartışmasız birincimiz... Emmy ödüllerindeki zaferiyle de hiç şaşırtmadı zaten. ER'la yani yine bir medikal dramayla, George Clooney'nin ekran partneri olarak tanıdığımız Noah Wyle'nin başrolünde olduğu dizi her bölümü birini anlatan 15 saatlik bir shift boyunca Pittsburgh'deki bir hastanede yaşananları konu alıyor, ismi de hem geçtiği şehre hem de acil servisin kaosuna bir gönderme. Gerçekçi anlatımıyla doktorlardan da onaylı dizinin ikinci sezonu bizim saatimizle 9 Ocak'ta HBOMax'te yayında.

Herkesin izlediğinden emin olduğum ve adı 2025'le birlikte anılacak bir başka dizi de geçtiğimiz mart ayında hayatlarımızda bir bomba etkisi yaratan, sosyal medya çağında büyümediğimize şükrettiren, bugünün gençlerine ve ebeveynlerine, "Allah kolaylık versin," dedirten Adolescence. Hepsi birbirinden yüklü dört bölümüyle, Stephen Graham ve Jack Thorne'a ait senaryosundan, tek plan çekim tekniğine, oradan da başta çekimler sırasında, yalnızca 14 yaşında olan Owen Cooper olmak üzere tüm oyunculuklar karşısında minik bir saygı duruşunda bulunuyor ve devam ediyorum.
Televizyonun ağır topları Breaking Bad ve Better Call Saul sonrası ne yapacak diye ağzının içine baktığımız Vince Gilligan'ın yeni projesi Pluribus, senenin bitmesine ramak kala gündemimize bir girdi pir girdi. Diziyi bilim kurgu, dram ya da psikolojik gerilim olarak sınıflandırabilirim ama tam olarak bunların hiçbiri değil aslında. Contact filminin başını hatırlayın, aynı oradaki gibi bilim insanları uzaydan bir mesaj alıyor, mesajın bir formül içerdiği anlaşılıyor, "bize iyi mi gelir ne işe yarar?" diye sorgulayamadan laboratuvarda yaşanan ufak bir kazanın ardından da bu virüs-içerik tüm dünyaya yayılıyor, sadece 13 kişi dışında tüm insanlığı birbirlerine zihnen bağlı bir organizmaya, bir çeşit orduya dönüştürüyor. O 13 kişiden biri de Rhea Seehorn'un canlandırdığı Carol. Carol, durumu kabullenmek yerine eskiye dönmenin yolunu arıyor, her bölümü beklerken zaman geçmek bilmiyor ve dizi ikinci sezon onayını aldı bile.
High PotentialSene bitmeden mutlaka izlenmesi gereken diğer yenilerden de bahsetmek istiyorum kısaca... Ağlamaktan bitap düşmeye hazırsanız Dying for Sex'le başlıyorum, Michelle Williams'ın canlandırdığı Molly Cochan ileri evre kanser olduğunu öğrenmesiyle hayatının bu son zamanlarını tamamen kendi istediği gibi yaşamaya karar vermesini anlatıyor dizi ve gerçek bir hikayeden uyarlanıyor... Kate Winslet'ın başrolünde oynadığı 2021 yapımı Mare of Easttown'ın yaratıcısı Brad Ingelsby'nin yeni dizisi Task bu sefer de FBI ajanı Mark Ruffalo ve Tom Pelphrey arasındaki kedi fare oyununu izletiyor bizlere. Özellikle de tüm kadronun üstün performansları açısından mutlaka listelerinize alın! Girls'le tanıdığımız Lena Dunham'ı hasretle bekleyen televizyon izleyicileri olarak Netflix'te yayınlanan yeni dizisi Too Much'ta aradığımızı bulamasak da hatırlatmakta fayda görüyorum. Orada yolunda gitmeyen neredeyse her şey aralık başında hayatımıza giren I Love La'de ise çözülmüş gibi duruyor, yeni neslin portresini netlikle çizen taptaze bir dizi, HBO Max'te yakalamanızı öneriyorum. The Mentalist türü her bölüm farklı olayların işlendiği, ritmi ve bol repliğiyle, sevilesi karakterler yaratmayı başaran bir yeni dizi de Disney Plus'ta yayınlanmakta olan High Potential. Fotografik hafızalı Morgan Gillory temizlikçi olarak çalıştığı polis teşkilatına keskin zekasıyla dikkat çektikten sonra danışman olarak atanır ve olaylar gelişir, bir birlikte olacaklar mı olmayacaklar mı alt metni de mevcut ve bu diziyi izlenmeye değer kılan özelliklerinden yalnızca biri. Zamanda bir ileri bir geri yapan romantik drama Mix Tape de içinizi ısıtmak üzere, Jon Hamm'in başrolünde oynadığı, bütün servetini bir anda kaybeden risk portföyü yöneticisi Andrew Cooper'ın yaşadığı zengin mahallede bulunan evleri soyarak durumu örtbas etmeye çalışmasını anlatan Your Friends and Neighbors, yeni nesil hızlı komediler Overcompensating ve Adults da sırada bekleyenlerden olmalı ayrıca!
Komedi tarafında da yine tartışmasız bir birincimiz var, o da Plus'ını yeni atan Apple TV'de yayınlanan The Studio. Seth Rogen'ın partneri Evan Goldberg'le birlikte yarattığı ve Rogen'ın büyük bir stüdyonun yöneticisini canlandırdığı dizi Hollywood'un arka planında olup bitenleri tiye alıyor. Her bölümünde bir ünlünün kendi abartılı versiyonuna hayat verdiği yapımda Martin Scorsese'den Greta Lee'ye, Zoe Kravitz'den Dave Franco'ya inanılmaz bir sirkülasyon var. Sistemin saçmalığını böyle açık bir dille eleştiriyor olmasına rağmen dizinin ikinci sezonu için pek çok hatırı sayılır ismin Rogen'ın kapısında kuyruk olduğunu da duyduk. İzlemediyseniz hemen izliyor ve 2026'nın ikinci yarısında yayınlanacağını tahmin ettiğim yeni sezonunu beklemeye başlıyorsunuz!

Fantastik dünyadan ışıltılı bir tanesine geçmek ve her sezonunda çıtayı biraz daha yükseğe taşımayı başaran HBO Max yapımı The Gilded Age'den bahsetmek istiyorum, geçtiğimiz yıl üçüncü sezonunu izlediğimiz bu diziyi, Downton Abbey, The Crown, Bridgerton ve The Marvelous Mrs Maisel gibi itinalı yapımları sevenlerin asla kaçırmamaları gerekiyor. 19'uncu yüzyılın sonlarında, New York'ta gelenekler, "old money" yani eski para ve o cenahın sonradan görme olarak tanımladığı, servetini demiryolları başta olmak üzere sanayileşme çağında yeni gelişen sektörlerden kazanan aileler arasında yaşananları tatlı bir dille anlatıyor The Gilded Age. Carrie Coon, Christine Baranski, Cynthia Nixon ve Morgan Spector'ın başrollerinde yer aldıkları dizi Downton Abbey'nin yaratıcısı Jullian Fellowes'un kaleminden çıkıyor ve aynı orada olduğu gibi burada da o ihtişamlı evlerin hizmetli katlarına da odağını çeviriyor, siyahların yaşadığı ayrımcılığa da dönemine ait tüm mevzulara değiniyor... Neticede de izlemesi acayip keyifli, kadınların ağırlıkta olduğu kadrosu ve ağırlığın kadınlarda olduğu hikayesiyle iştah açıcı bir seyirlik çıkıyor ortaya.

Bu yılın şaşırtan başlıklarından biri de, "En son ölmemiş miydi bu adam, bu hikayeden daha ne bekleyebiliriz ki?" dedirten Dexter Resurrection. Dizi izleme çılgınlığının başladığı o ilk dönemlerde, 2006'da hayatımıza giren "The Sevimli Seri Katil" Dexter, 2021'de New Blood'la geri dönmüş, Miami sıcağından New York kırsalına taşınmış ve oğlu Harrison'la bir araya gelmelerini, finalde ise vurulup öldüğünü izletmişti bize. Meğer ölmemiş, bu sene yayınlanan Resurrection'da soğuk hava sayesinde hayatta kaldığını uzun bir komadan uyandıktan sonra da yine oğlunun peşine bu sefer New York şehrine gittiğini görüyoruz. Size bir pembe diziyi andırmış olabilir bu anlattıklarım ama inanın öyle değil, New York'ta tanışacağı, Peter Dinklage'ın canlandırdığı milyarderden peşine düşeceği yeni seri katillere öyle başarılı bir geri dönüş ki, zaten yayınlanır yayınlanmaz da ikinci sezon onayını aldı! Bein Connect'te izlenebilir.

Bu kategorinin en büyük kazananlarından biri kuşkusuz beşinci ve final sezonuyla Kasım sonunda hasret giderdiğimiz Stranger Things! Çok uzun beklettiler belki ama iç rahatlığıyla, "Değdi!" diyebiliyoruz. Güzel ve dokunaklı bir veda olacağına kesin gözüyle baktığım, Netflix orijinalleri arasındaki açık ara favorim olan Stranger Things'i daha izlemediyseniz, ne duruyorsunuz? ST demişken aynı formüle sahip bir başka diziden bahsetmek istiyorum, It:Welcome to Derry. Bu HBO Max dizisi, Stephen King'in 1986'da yayınlanan It romanında geçen olayların evveline, 1962 yılına gidiyor. Adını anmadan geçmek istemediğim, 80'lerde izlediğimiz Goonies'de de, Harry Potter'da da Yüzüklerin Efendisi'nde de benzer hikayeler izliyoruz aslında... It'in yaratıcıları Andy ve Barbara Muschietti kardeşler, ilki 2017 ikincisi 2019'da yayınlanan filmlerin de arkasındaki yaratıcı ekip; Welcome to Derry de beklentinin altını dolduruyor.
The White LotusGeri dönenler arasında mutlaka izlenmesi gerektiğini düşündüğüm diğer dizilerin arasında bu yıl dördüncü sezonunu izlediğimiz The Bear, şu an beşinci sezonu yayınlanmakta olan ve The Office ve Parks and Recreation gibi mockumentary'lerin izinden giden Abbott Elementary, muhteşem bir ikinci sezonun ardından neden devam etmediğine anlam veremediğim Mo, Apple TV'nin yüzümü belki de en çok güldüren dizisi, başrollerinde yine Seth Rogen ve Rose Byrne'ün yer aldıkları Platonic, yalan dedektörü bir gezgin rolündeki Natasha Lyonne'lu polisiye komedi Poker Face, ülkemiz platformlarında kendine bir yer bulamamasına üzüldüğüm English Teacher, Tayland'da geçen üçüncü sezonuyla kalbimizdeki yerin perçinleyen The White Lotus, sezonlardır komedinin birincisi Hacks, ekranın belki de en iyi romantik komedisi Nobody Wants This bulunuyor...