Artık bir koltuğun tıpkı bir çanta gibi statü sembolü sayılabildiği bir zamandayız. Renk, doku, desen ve malzeme dili üzerinden ilerleyen bu iki alan, bugün giderek daha görünür bir döngüsel etkileşim içinde... Ebru Kılıç ve Emrah Fakir'in söyleşisi eşliğinde moda dünyasının son yıllardaki iç tasarıma yansımalarını keşfe çıkıyoruz.
Ebru Kılıç: "Bir varmış, bir yokmuş... Evvel zaman içindeyken, ev dediğimiz yer, rahat ettiğimiz, kendimiz olabildiğimiz, kapısını kapattığımızda dünyadan soyutlandığımız yegane yer ve kişisel kalemizmiş. Çünkü evde 'perdeler' ve 'duvarlar' varmış; onlar olduğu sürece içeride ne olup bittiğini görmek ya da bilmek mümkün değilmiş. Evin nasıl düzenlendiği, nasıl dekore edildiği yalnızca sahibini ilgilendirirmiş. Yüzyıllar boyunca bu böyle sürüp gitmiş. Ama sonra işler değişmiş. Medya diye bir icat çıkmış; üstelik medya araçları giderek çoğalmış. Evler, bu görünürlükle birlikte, her yere, herkese, her an açık hale gelmiş. Ve sonunda ev, sadece sahibine ait bir alan olmaktan çıkıp, onu görebilen herkesin fikir yürüttüğü, dolayısıyla nasıl tasarlandığının önem kazandığı, statü ve zevk göstergesine dönüşen bir arenaya evrilmiş. Aslında bir evi endüstri haline getiren kırılma da tam olarak burada yaşanmış. Şimdi bu hikayenin geneline şöyle bir baktığımız zaman, modaevlerinin dekorasyona görece geç el attıklarını düşünüyoruz. Bunun temel nedeni de çok açık: Modanın değişken hız temposunda, hiçbir zaman bir kanepenin 'turnover'ı bir sezonluk kazakla aynı olmamıştır. Dolayısıyla da dekorasyon sektöründeki tüketim, hantal gelmiştir. Yine de modaevleri zamanla bu farkı kabul ettiler ve kendi ritimlerini yaratarak ev dünyasına girmeye başladılar.

Milano Tasarım Haftası'nda yer alan, 'Gucci I Bamboo Encounters' imzalı sergi
Emrah Fakir: Bir zamanlar ev dediğimiz yer, sadece yuvaydı; geri dönülen, işleviyle tanımlanan, sınırları net bir alan... Oysa bugün ev, giderek daha yüksek sesle konuşuyor. Metrekarelerle ifade ediliyor ama milyonlar tarafından izlenebiliyor. Artık yalnızca içinde yaşanan bir mekan olmanın ötesinde; sahiplerinin kimliğini, dünya görüşünü ve estetik duruşunu temsil eden bir ifade platformu. Bu dönüşüm elbette tesadüf değil. Uzun yıllar boyunca kişisel tarzı anlatmanın en güçlü aracı modaydı. Kumaş seçimleri, kesimler, renkler, aksesuarlar... Ne giydiğimiz, kim olduğumuzu anlatmanın en görünür yollarından biriydi. Ancak özellikle X ve Y kuşaklarıyla birlikte bu ifade alanı gardırobun dışına taştı. Bugün evler de en az kıyafetler kadar kişisel. İç mekanlar, bireyin yaşam biçimini, değerlerini ve estetik duruşunu yansıtan ikinci bir cilt gibi çalışıyor. Ve belki de ilk kez, ev yalnızca barınılan bir yer değil; bilinçli olarak kurgulanan bir kimlik alanı haline geliyor.
Ruggable & Iris Apfel Collection Ebru Kılıç: Moda dünyası bu dönüşümü uzun süredir izliyor; hatta yönlendiriyor. Evin modalaşması da bir trend değil; kendini ifade etmenin artık tek bir alanla sınırlı kalmamasının doğal bir sonucu. Bugün modaevlerinin dekorasyon dünyasına bu kadar rahat girebilmesinin nedeni tam olarak bu. Moda markaları yalnızca ürün gamlarını genişletmiyor; kendi estetik evrenlerini üç boyutlu, yaşanabilir atmosferlere dönüştürüyor. Bunun temel nedeni çok net: Artık her ev bir medya platformu, bir stüdyo. Her ev, bir anlatı alanı. Ev pasif bir arka plan olmaktan çıkıyor, hatta yalnızca evler değil; ofisler, oteller, klinikler de aynı dönüşümü yaşıyor. Kapalı alanların tamamını başlı başına bir sahne olarak kabul etmeye alışmamız gerekiyor. Hatta birer podyum.

Armani Casa
Emrah Fakir: Moda kavramı, temelde bizi bir kimliğin içine adım atmaya davet eder. İç mekanlar ise o kimliğin içinde yaşamayı mümkün kılar. Aradaki fark kritik... Çünkü ev, giyip çıkarabildiğimiz bir şey değildir, onunla yaşarız. Sabah uyanırken, misafir ağırlarken, yalnız kaldığımızda... Bu yüzden evde yaptığımız her seçim, daha kalıcı ve daha derin bir anlam taşır. Cesur bir duvar kâğıdı, kadife bir kanepe, beklenmedik bir renk eşleşmesi ya da karakterli bir aydınlatma artık yalnızca dekoratif tercihler değil. Tıpkı iyi dikilmiş bir ceket ya da yıllar içinde vazgeçilemeyen bir ayakkabı gibi, kişisel bir duruşun parçası hâline geliyor. İşte bu noktada iç mekân tasarımının, giderek styling kavramına yaklaştığını görüyoruz. Mekanlar artık kombinleniyor, katmanlanıyor, dengeleniyor. Rastlantısal değil; bilinçli bir kurgu söz konusu. Ve her detay bu kurgunun içinde bir niyet taşıyor.
Louis Vuitton, Cristian Mohaded koltuk takımı Ebru Kılıç: Bu dönüşümü, daha geniş bir kültürel hareketin parçası olarak okumamız gerekir: Slow fashion. Bu anlayış, hızlı tüketilen, sezonluk ve geçici çözümler yerine daha kalıcı, daha bilinçli tercihlerle ilerliyor. Tam da bu nedenle dekorasyonla bu kadar rahat buluşabiliyor. Hız azaldıkça, karşılıklı etkileşim derinleşiyor. 'Kullan-at' mantığı ya da 'ucuz/ulaşılabilir' söylemler yerini; kalite duygusu yüksek, miras bırakmaya değer, zanaatkârlık barındıran ve yaşlandıkça değer kazanan parçalara bırakıyor. Bu yaklaşımın dekorasyonu da bir anlamda terbiye ettiğini söyleyebiliriz. Bu etik ve duygusal duruşun en güçlü taşıyıcılarından biri ise Alpha kuşağı. Önceki kuşaklara kıyasla çok daha duyarlı, farkındalığı yüksek ve yalnızca işlev değil, anlam arayan bir nesilden söz ediyoruz. Ancak bu, sıfırdan ortaya çıkan bir tavır değil, uzun süredir evrilen bir yaklaşımın bugünkü hali.

Dubai'deki OCTA Properties projesinde Missoni Home imzası
Emrah Fakir: 'Tarih boyunca moda, ev ve kültürel kimlik zaten birbirini besledi. Örneğin, Black Dandyism akımında hem giyim hem de yaşam alanları; zarafetin, direnişin ve bireyselliğin sahnesi olmuştu. Ev ve beden birlikte bir ifade alanıydı. Bugün konuştuğumuz 'slow interiors' kavramı da tam olarak bunu yeniden hatırlatıyor: Ev artık yalnızca işlevsel bir mekan değil; yaşayan, nefes alan bir ifade biçimi. Tek fark şu: Geçmişte ev, statüyü göstermek için kullanılırdı, yani büyük, gösterişli ve pahalı... Bugün ise statü kavramı çok daha incelikli bir yere evriliyor. Küratörlüğü yapılmış bir ev, ne kadar çok şeye sahip olduğunuzu değil, neye ve neden sahip olduğunuzu anlatıyor. Bu da dekorasyonu, modadaki 'quiet luxury' anlayışına yaklaştırıyor. Sessiz ama güçlü. Göze sokulmayan ama fark edilen... Trendleri takip eden değil, onları süzen bir tavır.
Gucci DecorEbru Kılıç: Aslında evlerin modayla kurduğu en güçlü bağ tam olarak burada yatıyor: İkisi de artık yalnızca nasıl göründüğümüzle değil, nasıl yaşadığımızla ilgileniyor. Renk, doku, desen ve malzeme dili üzerinden ilerleyen bu iki alan, bugün giderek daha görünür bir döngüsel etkileşim içinde... Bazen bize sorarlar: 'Trendleri gerçekten kim başlatıyor?' diye. İlk bakışta, hız ve görünürlük avantajı nedeniyle modanın öncü olduğu düşünülebilir. Defileler, sosyal medya ve global yayınlar sayesinde moda trendleri çok hızlı yayılıyor. Ancak son yıllardaki örnekler, bu ilişkinin tek yönlü olmadığını açıkça göstermekte. İç mekân trendleri daha yavaş gelişse de, çoğu zaman modada gördüğümüz estetik dönüşümlerin öncül sinyallerini çok daha erken veriyor. Retrospektif Mid-Century estetiğinin geri dönüşü bunun iyi bir örneği. Bu nostaljik dalga, moda dünyasında Prada ve Chloé gibi markaların defilelerinden önce evlerde kendini göstermeye başlamıştı. Kadife koltuklar, sıcak toprak tonları, geometrik desenler ve pirinç detaylar, Jonathan Adler gibi tasarımcılarla çoktan yaşam alanlarına girmişti. Terrazzo da benzer bir yol izledi. Önce iç mekânlarda popülerleşti, ardından moda koleksiyonlarında desen ve yüzey dili olarak karşımıza çıktı.
Dior MaisonEmrah Fakir: Bu sinerjinin temelinde aslında bir hız farkı yatıyor. Moda, sezonluk döngülerle hızlı hareket ederken, iç mekan tasarımı çok daha uzun ömürlü kararlar üzerine kurulu. Bu nedenle evler, modadaki iddialı trendleri bire bir kopyalamak yerine onları yavaşlatıyor, süzüyor ve kalıcı hale getiriyor. Öte yandan biyofilik tasarım gibi diğer güçlü eğilimler de var, onlarsa önce mimarlık ve iç mimarlıkta kök salıyor, ardından modayı etkiliyor. Yani bu iki alan arasında sürekli, çift yönlü bir diyalog var. Trendler artık yukarıdan aşağıya inen talimatlar değil, yaşam biçimleri, duygusal ihtiyaçlar ve kültürel dönüşümler üzerinden şekillenen ortak anlatılar. Bu nedenle evin 'yeni moda' olarak tanımlanması son derece doğal. Ev artık trendlerin pasif alıcısı olmanın fazlası; onların üretildiği, test edildiği ve kalıcılaştığı bir alan. Moda ile iç mekân arasındaki bu yakınlaşma da, tasarımın geleceğinde hızdan çok anlamın, gösterişten çok niyetin belirleyici olacağını işaret etmekte.
Etro Home Ebru Kılıç: Birazdan büyük markalara da geçeriz ama bu flörte orta segmentten bir örnek vermek gerekirse, Ruggable bu dönüşümü çok iyi okuyan markalardan biri. Her sezon Morris & Co, Jonathan Adler, Goop, Anthropologie gibi markalarla ortak koleksiyonlar geliştiriyor; bu iş birliklerine Iris Apfel, Nina Takesh, Matthew Williamson gibi güçlü isimler de eşlik ediyor. Bu yıl ise Ruggable × Rixo koleksiyonu çıktı. İngiliz moda sahnesinin sevilen markası Rixo'nun imzasını taşıyan bu halı koleksiyonu; leopar baskılardan el boyaması çiçek motiflerine, geometrik desenlerden bohem esintilere uzanan dört ana tasarım etrafında şekilleniyor. Moda estetiğinin dekorasyonla nasıl buluşabileceğini anlatan, son derece temsili bir örnek. Daha lüks segmente baktığımızda ise, Gucci'nin eksantrik ve seksi maksimalizminin duvar kâğıtlarından paravanlara, yastıklardan tekstil detaylarına nasıl taşındığını görüyoruz. Ancak bizi asıl düşündürenler, ev kavramını 'yeni gelenek' olarak ele alan markalar. Çünkü burada mesele nostalji değil; mirasın modernlikle kurduğu canlı ve güncel bir ilişki. Bu yaklaşımın en güçlü temsilcilerinden biri, Etro. Koleksiyonlara baktığınızda, sanki 19'uncu yüzyıldan kalma bir form, bugünün renkleriyle yeniden hayata gelmiş gibi hissediyorsunuz. Cıvıl cıvıl döşemeli sandalyeler, eski dünyanın kraliyet hissini çağrıştıran ama kesinlikle müze gibi durmayan yataklar... Hepsi geçmişe referans veriyor ama bugünde yaşıyor. İşçilik son derece İtalyan; duyarlılık ise tamamen küresel. Etro, evi yalnızca dekore edilecek bir alan olarak değil, anlatılmaya değer bir hikâye olarak görenler için güçlü bir iskelet sunuyor. Bohem mi? Evet. Ama her zaman dengeli, her zaman bilinçli.
Fendi CasaEmrah Fakir: Bu noktada asıl mesele şu: Bir mekanı dekore etmek, yalnızca mobilya seçmek ya da tekstil eklemek değildir; doğrudan bir kimlik meselesidir. Armani'nin sakin, neredeyse meditasyona yaklaşan minimalizminden Cavalli'nin cesur ve gösterişli maksimalizmine kadar, moda markaları son derece kişisel ama aynı zamanda evrensel olarak çekici yaşam alanları yaratıyor. Çünkü sonuçta evinizi nasıl tasarladığınız, ne giydiğiniz kadar sizi anlatıyor. Etro Home Interiors tam olarak bu kimlik meselesinin altını çiziyor. Markanın göçebe ruhu, desen dili ve kültürel referansları yaşam alanlarına taşınıyor. Paisley desenleri, jakarlar ve küresel motifler, klasik mobilya silüetleri üzerine kurulu parçalarla bir araya gelebiliyor. Osmanlı duvar halılarından Hint blok baskılarına, antika haritalardan gelen desenler bu anlatıya dahil... Aslında bu, Etro'nun defile koleksiyonlarının evlerdeki karşılığı gibi: Çok gezmiş, çok görmüş ama hiçbir zaman aşırıya kaçmamış.

Roberto Cavalli Home Interiors
Ebru Kılıç: Bizim için önemli bir örnek olan Armani'de ise ev, modanın bir uzantısından çok, huzur ve berraklık için tasarlanmış alanlar... Çevresiyle uyum içinde olmak isteyenler için; ama çevresi tarafından tanımlanmak istemeyenler için... Yıllar içinde bu yaklaşım yalnızca mobilyayla sınırlı kalmadı. Konut projelerinden otelciliğe uzanan bir yaşam dili oluştu. Miami'deki Armani tasarımı rezidanslar ile Dubai ve Milano'daki lüks oteller, bu sakin minimalizmi bütüncül bir yaşam tarzına dönüştürdü. Armani/Casa İç Tasarım Stüdyosu'nun dünya genelinde üstlendiği özel konut ve ticari projeler de bu vizyonu mimari ölçekte görünür kılıyor. Bir çatı katının planından bir banyo duvarının dokusuna kadar her detayda aynı estetik süreklilik hissediliyor. Ortaya çıkan şey ise iç mekânı adeta giyilebilir bir deneyime dönüştüren bir yaklaşım: Hassas, zarif ve kuşkusuz Armani.
Hermes Maison Emrah Fakir: Son olarak bir de Hermès'e bakalım. Markanın ev koleksiyonuna yönelişini biz hiçbir zaman klasik anlamda bir 'genişleme' olarak görmedik. Aksine, Hermès ev için üretirken yeni bir alan icat etmedi; kendi orijinal geleneğini doğal bir şekilde sürdürdü. Kökeni eyer yapımına dayanan, deri işçiliği ve el emeği konusunda neredeyse takıntılı bir mirastan söz ediyoruz. Ev koleksiyonları da tam olarak bu zanaatkârlığın, dokunsallığın, malzeme bilgisinin ve ustalığın organik bir devamı. Perapheris olarak bizi en çok etkileyen nokta ise şu: Hermès Maison koleksiyonları hiçbir zaman bir pazarlama hamlesi gibi durmuyor. Her yeni seri, daha çok bir meditasyon hissi veriyor. Deri, ahşap, seramik ve tekstil gibi zamansız malzemeler; hafif ama son derece odaklı bir yaklaşımla ele alınıyor. Gösteriş yok, bağıran renkler yok, trendlerin peşinden koşma yok. Sanki her parça 'daha fazla' olmak için değil, daha doğru olmak için tasarlanmış gibi. Sessiz, derin ve sabırlı bir tasarım anlayışı. Ev için ürettikleri her şey, markanın el işçiliğine duyduğu saygıyı ve zamanla kurduğu ilişkiyi çok net hissettiriyor.

Missoni Home
Ebru Kılıç: Kısacası ev artık yalnızca güzel olmak zorunda değil; ama anlamlı olmak zorunda. Tam da bu noktada kritik bir soru ortaya çıkıyor: Ev sektörü, modanın 'always on' (sürekli yeni ürün, sürekli yeni koleksiyon) anlayışını sürdürmeli mi? Cevabımız net: Hayır. Çünkü evi anlamlı kılan şey hız değil; kalıcılık. Sürekli değişim değil; süreklilik. Zanaatkârlık, bireysellik ve niyet... Dekorasyon ve tasarım dünyasının modayla kurduğu ilişki, yüzeysel bir trend takibinden çok daha derin bir yerde durmalı. Couture'un özünü oluşturan özen, zaman ve ustalık, evin de temel değerleri hâline gelmeli. Çünkü ev dediğimiz yaşam alanları, sezonluk bir ifade ile anlatılamaz, içinde yaşanan, yaş aldıkça derinleşen hikâyelerdir. Ve bu hikâyelerin değeri, ne kadar sık yenilendiğiyle değil, ne kadar sahici ve kalıcı olduğuyla ölçülür.