Barselona'da sabahın ilk ışıklarıyla gözlerimi açtığımda, şehrin o tanıdık gürültüsü pencereden içeri sızıyordu. Ama bir şeylerin fısıldadığını duyar gibi oldum: Hayır, bugün Barselona'yı gezme günü değil. Hava çok sıcak, deniz çarşaf... Bugün yola çıkma günü. Barselona havalimanından ya da şehir merkezinden 3-4 günlüğüne kiralayacağınız araç sizi özgür kılar; çünkü Costa Brava rotası manzaranın sizi değil, sizin manzarayı seçtiğiniz o nadir tatil türü. (Tren seçeneğini düşünüyorsanız, yaz aylarında uzun rötar ve iptal ihtimali aklınızda bulunsun.) Camı indirin, saçlarınızda tuz kokusuyla karışık bir rüzgâr olsun ve kuzeydoğuya, Costa Brava'ya doğru sürün.
Costa Brava denen 200 km'lik rüya rota 200 kilometre boyunca uzanan bu kıyı şeridi, tek bir tatil anlayışına sığmaz. Eski balıkçı köyleri, uçurumlara tutunmuş beyaz badanalı evler, çam ormanlarının arasında gizlenmiş koylar ve derinliği şeffaflığıyla yarışan turkuaz sular. İtalya'daki Cinque Terre'nin o masalsı havasını burada da bulursunuz; ama belki daha sessiz, belki daha ham. Yol boyunca tabelaları takip ederken küçük bir tüyo: "de Mar" ile biten ya da "Aigua" ile başlayan kasaba adları, denize sıfır yerlere işaret eder. Lokallerin favorileri arasından birkaçı: Tossa de Mar, Cala Giverola, Platja d'Aro, Aiguablava, Tamariu, Sa Tuna, Cap de Begur, Cala Montgó... Barselona'dan çıkarken iki yol ayrımına gelirsiniz: İçeriden Girona'ya doğru giden güzergâh sizi Orta Çağ'dan kalma Katalanya köylerine taşır; kıyıdan D'Arenys de Mar kasabası üzerinden giden yol ise sizi doğrudan Begur ve çevresine bırakır. Her ikisi de güzel, seçim, tamamen ruh halinize kalmış.
Köşeyi döndüğünüzde ne olduğunu tam olarak açıklayamıyorum. Işık mı, kapıların o retro renk paleti mi, yoksa havada asılı kalan tuz kokusu mu? Bilmiyorum. Ama Calella de Palafrugell'e girdiğinizde kendinizi 70'lerin başında bir yerde bulursunuz. Zamanın üzerinizden aktığını, geçmişin ise tam da burada yaşıyor olduğunu hissedersiniz.
Bu eski balıkçı köyünde birkaç güzel plaj ve sakin koy var; yüzme için, şezlong açıp uzanmak için, hiçbir şey yapmamak için. Plaj boyunca sıralanan restoranlarda paella için Restaurant La Blava'yı, İtalyan mutfağı için Margarita'yı deneyin. Ama buranın bir sırrı daha var: Cap Roig Botanik Bahçesi. Köyün hemen yakınındaki bu 17 dönümlük bahçe, 1927 yılında bir Rus albay ile İngiliz bir aristokratın aşk projesi olarak hayata geçirilmiş. Bugün Akdeniz'in en prestijli botanik bahçelerinden biri sayılıyor; içinde 1.000'den fazla bitki türü, uluslararası sanatçılara ait heykeller ve ormanın ortasına kurulmuş bir neo-Gotik şato var. Her yaz temmuz-ağustos aylarında bu bahçe, Cap Roig Festivali'ne ev sahipliği yapıyor. Elton John, Lady Gaga, Bob Dylan, Norah Jones gibi isimler açık hava sahnesinde deniz manzarası eşliğinde sahne almış. Yaz dönemine denk geliyorsanız, biletleri önceden ayırtmanızı şiddetle tavsiye ederim.
Costa Brava öyle zengin ki bazen zamanla yarışırsınız. Birbirlerine yakın bu dört köyü tek günde görmek mümkün; denize girmek için çok durmayın, o zevki güne özel saklayın.
Küçük ama eksiksiz. Costa Brava'nın en küçük kasabalarından biri belki, ama en fotojenik olanlarından biri kesinlikle. Küçük plajı, denize bakan eski kulesi, kaldırıma taşan kafeleri ve su kenarındaki patikasıyla Sa Tuna, İtalya'daki Vernazza'yı anımsatır. Vardığınızda Camí de Ronda patikasında yürüyün, yüzme noktalarına inen merdivenleri keşfedin, sonra Sa Tuna Otel'de buzlu bir Cava ile soluklanın.
Öğleden sonranın köyü. Komşu köylere kıyasla daha fazla restoran ve dükkân seçeneği sunan Tamariu, öğleden sonra uğramak için ideal. Plajdan karşıdaki kayalık koylara uzanan pitoresk yolu takip edin. Şnorkelle dalmak isteyenler için ekipman kiralama kulübeleri var.
Tepedeki şehir. Tepelere kurulmuş bu Orta Çağ köyü, mağazalar ve kafeler arasında ağır bir yürüyüşü hak eder. 1279'dan kalma Sant Pere de Begur Kilisesi'ni görün, İspanya İç Savaşı'na kadar uzanan tarihin izlerini taşıyan sokaklarda kaybolun, panoramik manzarası için kaleye tırmanın. Köyün eteklerinde uzanan elma bahçelerinden geçerek Mooma Restoran'a yürüyün; taze ve elma temalı menüsüyle hem karın doyurur hem de köyün ruhunu hissedersiniz. Mağazasından bir şişe elma şarabı almayı unutmayın.
Gün doğumunda altın, gün batımında ateş. Aiguablava'ya arabayla ulaşabilirsiniz, ama gerçekten layıkıyla görmek istiyorsanız Platja Fonda'dan başlayıp güneye yürüyün. Merdivenler, kayalıklar, küçük limanlar ve kayalara oyulmuş doğal havuzlar geçtikçe suyun rengi giderek daha gerçek olmayan bir turkuaza dönüşür. Kumun saf altın gibi parlamaya başladığı anda Aiguablava'ya varmışsınız demektir. Yemek ve konaklama için Hotel Aiguablava benzersiz bir seçenek: uçurumun üstünde, körfeze ve teknelere bakan terasıyla günü bitirmek için daha güzel bir yer düşünemiyorum.
Bazı yerler sizi bekler gibi durur. Cadaqués de böyle bir yer. Barselona ya da Girona'dan güzergaha dahil edecekler için not: Erken gidin, ana otopark dolar. Ama buraya ulaştığınızda köyün dar beyaz sokaklarında yürüdüğünüzde, o saate değdiğini anlarsınız. Denizle paralel uzanan yürüyüş yolları, çıkmaz sokaklar, küçük plajlar, şirin dükkanlar. Sepetler ve aksesuarlarıyla Colmado isimli dükkan, eve götürülecek hatıralar için biçilmiş kaftan. Sahilde yemek için Restaurant Es Baluard, Talla ve Restaurant Casa Nun çok iyi seçenekler. Modern bir tadım menüsü için ise paylaşım üzerine kurulu Compartir, Costa Brava'nın en bilinen kaliteli tapas restoranlarından biri. Salvador Dalí bu köyü 30 yılı aşkın süre yurdu edindi; bugün ona baktığınızda anlıyorsunuz neden. Beyazın ve mavinin bu denli iyi geçindiği başka bir yer olduğunu sanmıyorum.
Costa Brava, sürrealizmin en büyük imzalarından Salvador Dalí'nin evidir. Eğer Dalí hayranıysanız, rotanıza şu üç durağı ekleyin:
Port Lligat'taki Dalí Evi Müzesi: Küçük bir balıkçı kulübesinden başlayıp on yıllar içinde stüdyolara, koridorlara, sürpriz köşelere dönüşmüş eşsiz bir ev. Dalí, İspanya İç Savaşı sırasında Amerika'ya gitmek zorunda kaldığı yıllar dışında 1982'ye kadar burada yaşadı ve çalıştı.
Figueres'teki Dalí Tiyatrosu ve Müzesi: Dalí'nin doğduğu şehirde, bizzat tasarladığı ve dünyadaki en büyük Dalí koleksiyonunu barındıran müze. Müzenin altındaki kripta ressam kendi mezarının başındadır.
Púbol Köyündeki Gala Şatosu: Dalí'nin ölümsüz aşkı Gala için 1969 yılında satın aldığı bu muhteşem kale ev, eşinin ölümünden sonra Dalí'nin de son sığınağı oldu. Gala bu şatonun bodrum katında, Dalí ise Figueres'te yatıyor.