Doğada bahar sevinci yaşanırken, CI Bloom'da sanatın tüm renkleri taze bir enerjiyle ortaya çıkıyor. Fuar; çağdaş sanatın en dinamik isimlerini, galerileri ve bağımsız inisiyatifleri İstanbul Lütfi Kırdar Rumeli Salonu'nda bir araya getiriyor. Yeni fikirlerin, farklı seslerin ve yaratıcı enerjinin ilham veren yelpazesine alan açan fuarda, Türkiye'den ve dünyadan birçok sanatçı işlerini sergiliyor. Biz de fuarda yer alan Dirimart galeriden Çağla Ulusoy 'un yaratıcı dünyasını anlattığı keyifli bir sohbete davet ediyoruz.
Tuvallerinizde oluşturduğu renk ve doku katmanlarıyla, enerjik, duygusal bir ifade biçimi yansıtıyorsunuz. Sanatınızı nasıl tanımlarsınız?
Sanatımı, farklı kültürlerin, mekânların ve nesnelerin bir arada var olduğu; kimi zaman uyum içinde, kimi zaman da birbirleriyle çatışarak yeni anlamlar ürettiği bir görsel bellek ve katmanlı bir yüzey olarak tanımlıyorum. İşlerim, farklı kültürlerden izleri kimi zaman renk, kimi zaman imge olarak; yalnızca benim farkında olduğum, kişisel bir hatıra fotoğrafı gibi taşıyor. Resimle kurduğum ilişki çok erken yaşlarda başladı. Küçük yaştan itibaren göçebe bir yaşam tarzı içinde büyümem ve dil değişimlerine adapte olmakta zorlanmam, kelimeler yerine görsel bir dil geliştirmeme neden oldu. Zamanla bu alan, daha bilinçli ve derinlikli bir üretim pratiğine dönüştü. Pratiğim, New York'ta asistanı olarak çalıştığım ressam Pat Lipsky ile şekillenmeye başladı; ardından Londra'da Royal College of Art'ta yüksek lisans yapmamla birlikte profesyonel bir boyuta evrildi. Bugün İstanbul'da yaşıyor ve çalışıyorum; Dirimart tarafından temsil ediliyorum. İşlerim Türkiye'de ve uluslararası alanda, çeşitli sergiler ve fuarlar aracılığıyla izleyiciyle buluşuyor.
CI BLOOM'da olmak sizin için ne ifade ediyor. Fuarda bakış açınızı besleyen, en çok ilginizi çeken stantlar hangileri oluyor?
CI BLOOM, özellikle iş üretip sergilemeyi en çok sevdiğim fuarlardan biri, çünkü benim en üretken ve ilhama açık olduğum döneme, bahara denk geliyor. Belirli bir favori standım yok, ancak fuarlarda yeni sanatçılar keşfetme ihtimali beni her zaman heyecanlandırıyor.
CI BLOOM, İstanbul'un kültür ve sanat ekosistemine neler kattı? Fuarın kişisel yolculuğunuza ne gibi katkıları oldu? Fuarda yaşadığınız ilginç anılarınız var mı?
CI Bloom benim için her zaman şanslı bir dönem. Bunu satışla ilgili söylemiyorum... Ama nedense CI Bloom zamanı hayatımda yeni kapılar açılıyor, beklenmedik fırsatlar doğuyor. Örneğin, Amerikan Hastanesi için iş üretme kararı da tam bu dönemde alındı. Kitabım "OVERWORKED" un lansmanı da bu döneme denk geldi. Bu yüzden genelde en güçlü işlerimi, totem gibi, Bloom'a saklamayı seviyorum. Bunu aslında hiç kimseyle paylaşmamıştım. Umarım büyüsü bozulmaz!
Paris, New York ve Londra'da eğitim görmüş ve Amerika'da yaşamış biri olarak, farklı kültürlerin sanatınıza etkisi nasıl oldu?
Her ülkenin sanata yaklaşımı, resimle kurduğu ilişki farklı. Batı'da bile bu ayrım belirginleşiyor. New York'ta tuval daha çok bir nesne olarak ele alınırken, Londra'da bir hikâye anlatma yüzeyine dönüşüyor. Paris'te ise sanat tarihiyle ve köklü galeri kültürüyle karşılaşıyorsun. Eğitimimi resim sanatının güçlü olduğu ülkelerde, işleri yerinde görerek geliştirme fırsatı bulduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Okul yıllarımda büyük isimlerle bir araya gelip sanat üzerine konuşmak, düşünsel olarak beni derinleştirdi. Ama beni en çok dönüştüren yerlerden biri Meksika oldu. Hiç tanımadığım bir kültürün içine girdiğimde, hareketlerimin ve renklerimin değiştiğini fark ettim. Orada yaşadığım için, onu yansıtabilmeye sanki bir hak kazanıyorum; "mış" gibi yapma ihtimali ortadan kalkıyor. Şu anda Japonya'dayım. Ve buradan döndüğümde, sadece benim değil, işlerimin de değişeceğini biliyorum!
Sizi hangi duygular yönlendiriyor? Tuvalinize kum ve balmumu gibi yeni malzemeler de katıyorsunuz. Neden ihtiyaç duyuyorsunuz?
Yoğun duyguları çözemediğim zamanlarda, kendimi rahatlatmak için çalışıyorum. Karanlıktan rahatlamaya doğru giden o süreç, tuvalin yüzeyinde biriken katmanlara yansıyor. Rahatladığım andaki o ferah tavır ise son bir dokunuşla tuvali domine ediyor ve işi bitirmemi sağlıyor. Aslında o ferah renklerin arkasında yoğun bir hikâye oluşuyor. İzleyici ister istemez bu hikâyenin bir parçası oluyor; canlı renklerin ardında, tanıdık gelen başka duyguların izleriyle karşılaşıyor. Yüzeyin kalınlığı bu derinlik ve yaşanmışlık hissini güçlendiriyor. Sadece renk, form ya da fırça darbesi değil, malzemenin doğası da imgeler ve hisler çağrıştırabiliyor. Örneğin, çok kalın kum ya da beton bir yüzey üzerine ince boya ile çiçekler yaptığımda mekânsal bir çelişki oluşuyor. Bu tür karşıtlıkların bir arada var olması işi daha çekici yapıyor.