"İki kardeş ama biri neden bu kadar sakin, diğeri neden yerinde duramıyor?" Ebeveynlerin en sık sorduğu sorulardan biri bu. Aynı evde büyüyen, benzer kurallarla yetişen iki çocuk birbirinden bu kadar farklı olabilir mi? Evet. Çünkü çocuklar dünyaya yalnızca boş bir sayfa olarak gelmiyor. Her biri doğuştan getirdiği kendine özgü bir mizaçla aramız katılıyor. Bir çocuk yeni bir ortama heyecanla koşarken, aynı yaşta başka bir çocuk önce uzaktan izlemeyi tercih edebilir. Ya da biri değişikliklerden hoşlanırken, diğeri izlediği çizgi filmin yeni bölümüne bile tahammül edemez.
Çocuğun ilk yıllarında kurulan ilişkinin önemini çok kez konuştuk; ama aynı zamanda her çocuğun bu ilişkiye kendi mizacıyla katıldığını da vurgulamak gerektiğini düşünüyorum. Bugün çocuk gelişimi alanında artık şunu çok daha iyi biliyoruz: İyi ebeveynlik, her çocuğa aynı şekilde davranmak değil. Her yöntem her çocuğa iyi gelmiyor. Sosyal medyada popüler olan her söylem her çocuğa güvende hissettirmiyor. Çocuğa iyi gelecek olan önce çocuğun kim olduğunu merak edip onu tanımaya çalışmamız aslında. Fakat çoğu zaman bu merakın önüne beklentiler geçiyor; "Biraz daha sosyal olsa..." "Kardeşi gibi sakin olsa..." "Bu kadar hassas olmasa..." "Neden her şeye bu kadar tepki veriyor?" Elbette mizaç kader değil. Yaşantılar, ilişkiler, ebeveynin sunduğu güvenli alan ve çevre çocuğun gelişimini şekillendiriyor. Ancak gelişim, mizacı yok ederek değil; onu anlayıp destekleyerek mümkün.
Çocuk gelişimi alanında Thomas ve Chess'in ortaya koyduğu "Uyum İyiliği (Goodness of Fit)" kavramı da tam olarak bunu anlatıyor. Bir çocuğun ruhsal iyilik halini belirleyen yalnızca mizacı değil; mizacı ile içinde büyüdüğü çevrenin ne kadar uyum sağlayabildiğidir. Bu cümleyi fosforlu bir kalemle yazıp buzdolabının üzerine asma fikrine çok yakınım. Örneğin, yüksek hareket ihtiyacı olan bir çocuk düşünelim. Bu çocuk, saatlerce sessizce oturması beklenen bir ortamda sürekli "yaramaz", "dikkatsiz" ya da "zor" olarak etiketlenebilir. Oysa aynı çocuk keşfetmesine, hareket etmesine ve merakını kullanmasına izin verilen bir ortamda yaratıcı, üretken ve girişken olarak görülebilir. Ya da duyusal olarak daha hassas bir çocuk düşünelim. Kalabalık bir doğum günü partisinden yarım saat sonra eve gitmek istemesi bazen şımarık, bazen asosyal olarak tanımlabilir. Oysa belki de sinir sistemi o kadar çok uyaranla karşılaşmıştır ki artık dinlenmeye ihtiyaç duyuyordur ve konu gerçekten bu kadar basittir.
Yeni başlayacağı okulun sınıfına hemen girip arkadaş edinmeye çalışan çocuk kadar, kapıda annesinin elini biraz daha uzun süre tutmak isteyen çocuk da gelişimin doğal çeşitliliğinin bir parçası. Bence bunu kabul etmek bazen ebeveynler bazen öğretmenler için zor oluyor. Psikanalitik kuramın önemli isimlerinden, çok sevdiğim ve sık sık alıntı yaptığım Donald Winnicott'un "yeterince iyi ebeveyn"kavramı, kusursuz davranan kişiyi kast etmiyor. Çocuğunu dikkatle gözlemleyebilen, onun ruhsal ritmini fark etmeye çalışan ve gerektiğinde kendi tutumunu esnetebilen ebeveyni işaret ediyor aslında. Çocuğunun mizacını tanıyan ebeveyn bazen yaklaşır, bazen bekler, bazen geri çekilir. Çünkü her çocuk aynı hızda büyümez, aynı mesafeden ilişki kurmaz ve aynı biçimde sakinleşmez.
Bu nedenle kardeşlere aynı şekilde davranmak her zaman adil olmak anlamına gelmez. Bir çocuk yeni bir ortama girmeden önce sizin elinizi biraz daha uzun süre tutmaya ihtiyaç duyabilir. Diğeri ise "Ben kendim yaparım." diyerek önden koşabilir. Biri sarılarak sakinleşirken diğeri odasında biraz yalnız kalmaya ihtiyaç duyabilir. Biri her gün aynı oyunu oynamaktan keyif alırken diğeri sürekli yenilik arayabilir. Adalet eşit olmak demek değildir; herkesin ihtiyacı olanı görebilmek ve bu ihtiyacı karşılamaya yönelik emek vermektir.
Tabi bu denklemde ebeveynin mizacını göz ardı edemeyiz. Örneğin, planlı ve kontrollü bir ebeveyn spontane bir çocukla zorlanabilir. Sessizliği seven bir anne ya da baba, yüksek sesle yaşayan bir çocuğu anlamakta güçlük çekebilir. Kaygılı bir ebeveyn için risk almaktan hoşlanan bir çocuk endişe verici olabilir. Bu yüzden zor geçen günlerin sonunda uyumadan kendimize şu soruyu sormak iyi gelebilir; "Şu anda zorlandığım şey gerçekten çocuğumun mizacı mı, yoksa onun bende uyandırdığı duygu mu?"
Çocuğu değiştirmeye çalışmak yerine onu tanımaya başladığımızda ilişki de değişmeye başlar. Ve bu sadece ebeveyn çocuk ilişkisi için geçerli değil, öğretmen öğrenci ilişkisinin de püf noktası bence. Çünkü çocuklar sürekli düzeltilmeye çalışıldıkları ilişkilerde değil, anlaşıldıklarını hissettikleri ilişkilerde gelişirler ve öğrenme süreçleri hızlanır. Ve hepimiz için geçerli olan o bilinen sözle bitirelim; "Çünkü insan, en çok da olduğu haliyle kabul edildiği ilişkilerin içinde büyür."