Bu dönemin ebeveynleri çoğunlukla yüzme öğrensin diye kolluksuz havuza atılan, karanlık korkusunu yensin diye tek başına karanlık bir odaya gönderilen, "yaramazlık" yaptığında doktor, polis, gulyabani gibi figürlerle korkutulan çocuklardı. Tam da bu sebeptendir ki kendi çocuklarının korkularına böyle yaklaşmıyor, ne yapacaklarıyla ilgili oldukça hassas davranıyorlar. Korkuların nedenini öğrenmek bu süreci kolaylaştıracaktır.
Çocukluk döneminde ortaya çıkan korkular, çoğu zaman ebeveynleri endişelendiren ama çocuğun iç dünyasına yakından baktığımızda son derece anlamlı olan yaşantılardır. Bir çocuğun karanlıktan korkması, yalnız uyuyamaması ya da bazı seslere aşırı tepki vermesi, genellikle dışarıdan göründüğü kadar "nedensiz" değildir. Psikolojik açıdan korku, çocuğun henüz kelimelere dökemediği duyguların başka bir biçimde ifade bulmasıdır.
Küçük çocuklar için dünya, yetişkinlerinki kadar net ve güvenli bir yer değildir. Hayal gücü geliştikçe, zihnin ürettiği imgeler de güçlenir. Özellikle erken çocukluk döneminde hayal ile gerçek arasındaki sınırlar henüz tam olarak yerleşmediği için, çocuk zihninde canlanan bir düşünceyi gerçekmiş gibi yaşayabilir. Bu nedenle korkular çoğu zaman çocuğun zayıflığını değil, zihinsel ve duygusal kapasitesinin genişlediğini gösterir. Düşünebilen, hayal kurabilen çocuk aynı zamanda korkabilir. Yatağın altında bir canavarın gizlendiğini düşünmek, perdenin arkasında bir devin saklandığına inanmak nerden baksanız pırıl pırıl bir hayal gücü gerektirir.
Psikanalitik açıdan bakıldığında korkuların merkezinde çoğu zaman ayrılık ve kayıp teması yer alır. Çocuk için en temel güven duygusu, kendisini tutan yetişkinin varlığıyla ilişkilidir. Bu nedenle kreşe başlama, okula geçiş, ebeveynin işe dönmesi ya da bakım veren değişikliği gibi durumlar, çocukta yoğun korkuların ortaya çıkmasına neden olabilir. Çocuk bunu "seni özlüyorum" ya da "yalnız kalmak istemiyorum" diye ifade edemez; bunun yerine korku aracılığıyla anlatır.
Bazı korkular ise bastırılmış duyguların bir yansımasıdır. Çocuk her duygusunu açıkça yaşayamaz. Öfke, kıskançlık ya da hayal kırıklığı gibi duygular, özellikle sevilen kişilere yöneldiğinde çocuk için taşıması zor olabilir. Bu duygular doğrudan ifade edilemediğinde, korku şeklinde kendini gösterebilir. Çocuk "korkuyorum" dediğinde, çoğu zaman aslında "bir şey beni çok zorluyor" demeye çalışıyordur.
Son yıllarda klinik gözlemler, çocukluk korkularının çevresel uyarıcılarla da yakından ilişkili olduğunu gösteriyor. Çocuklar, maruz kaldıkları görüntüleri ve konuşmaları yetişkinler gibi filtreleyemez. Haberlerde duyulan bir cümle, izlenen bir sahne ya da yetişkinler arasında geçen kaygılı bir sohbet, çocuğun zihninde anlamlandırılmadan kaldığında korku olarak yerleşebilir. Çocuk, neyi neden hissettiğini bilmez ama bedeninde bir tehdit algısı oluşur.
Çocuğun korkularını anlamaya çalışırken ebeveynin kendi duygusal hâlini de gözden geçirmesi önemlidir. Çocuklar, söylenmeyen ama hissedilen kaygılara son derece duyarlıdır. Ebeveynin bastırdığı endişe, çocuğun korkusu olarak sahneye çıkabilir. Bu, çocuğun "aşırı hassas" olmasından değil, ilişki içinde olan biteni taşıma kapasitesinden kaynaklanır.
Kısaca, korku, çoğu zaman çocuğun baş edemediği bir duygunun yer değiştirmiş hâlidir. Bu nedenle korkuyu yok etmeye çalışmak yerine, onun ne anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışmak iyileştiricidir. Çocuk, korktuğu hâliyle de kabul edildiğini ve tutulduğunu hissettiğinde, korkular zamanla işlevini yitirir.
Belki de mesele, korkunun kendisi değil; korku geldiğinde çocuğun yalnız kalıp kalmadığıdır.
Bir çocuğun korkusuyla karşılaşan ebeveynin tutumu, korkunun kendisinden çoğu zaman daha belirleyicidir. Çünkü çocuk, korktuğu şeyden çok, o korkuyla yalnız kalıp kalmayacağını anlamaya çalışır. Ebeveynin verdiği her tepki, çocuğun iç dünyasında şu soruya cevap olur: "Bu duyguyla baş edebilir miyim, yoksa bu duygu ilişkiyi bozar mı?"
Korku karşısında en sık yapılan hatalardan biri, çocuğu hemen sakinleştirmeye ya da ikna etmeye çalışmaktır. "Korkacak bir şey yok", "Bak burada canavar yok", "Büyüdün artık" gibi cümleler iyi niyetlidir ama çocuğun yaşantısını geçersiz kılar. Çocuk, korkusunun mantıksız olduğunu duyar; ancak korkusu geçmez. Aksine, anlaşılmadığını hisseder ve korkusunu daha çok içine alır. Psikolojik olarak rahatlatan şey, korkunun ortadan kalkması değil; korkunun ilişki içinde taşınabilmesidir.
Ebeveynin yapabileceği en düzenleyici şeylerden biri, korkuyu olduğu hâliyle kabul etmektir. Bu, korkuyu onaylamak anlamına gelmez; çocuğun yaşantısını ciddiye almak anlamına gelir. "Korkmuş olabilirsin", "Bu sana çok gerçek gelmiş gibi", "Yanındayım" gibi cümleler, çocuğun sinir sistemini yatıştırır. Çünkü çocuk, bu cümlelerle yalnız olmadığını hisseder.
Bazı ebeveynler ise çocuğun korkusunu "alışsın" diye üzerine gitmeyi tercih eder. Oysa son yaklaşımlar, çocuğun korkuyla baş etme kapasitesinin zorlanarak değil, tutulup desteklenerek geliştiğini gösteriyor. Korkunun içine itilmek, çocuğun dayanıklılığını artırmaz; tam tersine korkunun daha kalıcı hâle gelmesine neden olabilir. Çocuk, ancak güvende hissettiği bir ilişkide adım atabilir.
Bu noktada ebeveynin kendi kaygısıyla teması da önemlidir. Çocuğun korkusu, ebeveynin içinde çözülmemiş bazı korkuları tetikleyebilir. Ebeveyn sakin kalmakta zorlandığında çocuk bunu hızla hisseder ve korku büyür. Bu nedenle ebeveynin çocuğu düzenlemeden önce kendi duygusunu düzenlemesi, belki de en kritik adımdır.
Günlük yaşamda küçük ama anlamlı düzenlemeler de çocuğun korkularını yatıştırabilir. Rutinler, geçişleri önceden haber vermek, çocuğun gün içinde yaşadıklarını dinlemek, uyku öncesi temas ve sakinlik... Bunlar çocuğa dünyanın öngörülebilir ve tutulabilir olduğu mesajını verir. Çocuk, her şeyi kontrol etmek zorunda olmadığını hisseder.
Psikanalitik bakış açısından bakıldığında, korkunun iyileşmesi çoğu zaman sessizce olur. Korku üzerine uzun açıklamalar yapmak gerekmez; bazen sadece yanında oturmak, ışığı bir süre açık bırakmak, elini tutmak yeterlidir. Çocuk, korktuğu anda ebeveyninin hâlâ orada olduğunu gördüğünde, iç dünyasında yeni bir deneyim oluşur: "Bu duyguyla baş edebilirim."
Belki de ebeveynlik, çocuğun korkularını yok etmek değil; korkular geldiğinde onunla birlikte durabilmektir. Çünkü korku, ilişki içinde tutulduğunda yavaş yavaş anlamını kaybeder.