Bizim buralarda meşhur bir laf vardır; "Ne dilediğine dikkat et, bir gün gerçek olur," derler. Genelde hep iyi niyetle, çok istediğimiz bir şeye kavuşma hayaliyle sığınıyoruz bu söze. Ama o çok istediğimiz şeyin arkasında nasıl bir bedel saklandığını, o arzu ettiğimiz şey gerçekleştikten sonra hayatımızın nasıl bir kabusa dönebileceğini hiç düşünmeyiz. İşte tam olarak bu tehlikeli düşüncenin üzerine kurulan, izlerken insanı kendi arzularından bile korkutan bir filmden bahsetmek istiyorum size: Saplantı. Toronto Film Festivali'nde ilk kez ses getiren ve bizde de 45. İstanbul Film Festivali'nde karşımıza çıkan yapım, Hollywood'un her şeyi önümüze hazır sunan milyon dolarlık hantal formüllerini tek bir hamlede yıkıp geçiyor. Gösterişe kaçmadan, gücünü tamamen karakterlerin arasındaki tekinsiz ilişkiden alan, uzun zamandır sinemada açlığını çektiğimiz türden rafine bir psikolojik gerilimle karşı karşıyayız. Gelin, sizi daha fazla merakta bırakmadan bu sıra dışı filmin detaylarını inceleyelim.
Peki, izleyen herkesi etkisi altına alan Saplantı ne anlatıyor? Hikaye aslında hepimizin bir şekilde kıyısından geçtiği bir duyguyla, platonik bir aşkın getirdiği o umutsuz çaresizlikle başlıyor. Michael Johnston'ın hayat verdiği karakterimiz Bear, aynı müzik dükkanında çalıştığı çocukluk aşkı Nikki'ye (Inde Navarrette) sırılsıklam aşık ama bir türlü açılamıyor. Çekingenliğinden ne yapacağını bilemez haldeyken, ucuz bir sihirbazlık dükkanından aldığı gizemli bir nesne olan dilek söğüdünü (One Wish Willow) kırmaya karar veriyor. Dileği bir şekilde gerçekleşiyor ve hayalini kurduğu o aşka kavuşuyor. Ama başta da dediğim gibi, burası mutlu sonla biten bir romantik komedi değil. Masum görünen o saf arzunun çok kısa sürede nasıl hastalıklı bir sahiplenmeye, kontrol edilemez bir tutkuya ve içinden çıkılmaz bir kabusa dönüştüğünü izleyerek gerim gerim geriliyoruz. Film, bir şeyi çok isterken onun getireceği karanlık bedelleri hiç hesaba katmadığımızı net bir şekilde yüzümüze çarpıyor.
Filmin yönetmen koltuğunda, YouTube'dan yayınladığı düşük bütçeli korku filmi Milk & Serial ile dikkatleri üzerine çeken Curry Barker oturuyor. Barker, sinema sektörünün büyük bütçelerine hiç takılmadan, sadece doğru kamera açıları ve ışık oyunlarıyla bile insanın içine o çaresizlik hissini yerleştirmeyi çok iyi başarmış. Tabii filmin oyuncu kadrosunu da unutmamak gerek. Bana göre yapımın bu denli inandırıcı olmasının en büyük sebebi, her projede karşımıza çıkan çok ünlü yüzler yerine, ekranda daha önce görmediğimiz tanınmayan isimlerin yer alması ve abartısız oyunculuklar. Hikayenin merkezindeki Bear ve Nikki'ye, yine çocukluk arkadaşları olan Ian (Cooper Tomlinson) ve Sarah (Megan Lawless) eşlik ediyor. Dışarıdan çok normal görünen bu dört kişilik arkadaş grubunun arasındaki ilişkiler, o uğursuz dilekten sonra tamamen çığırından çıkıyor. Bu genç kadro o kadar bağırmadan, o kadar kendi hallerinde oynamışlar ki, insan izlerken bir noktadan sonra perdedekilerin birer oyuncu olduğunu unutup o odadaki gizli bir şahit gibi hissetmeye başlıyor. Karakterlerin arasındaki masumiyetin yavaş yavaş deliliğe dönüştüğü kimya gerçekten çok temiz işlenmiş. Üstelik film sadece düz bir gerilim de değil, yer yer sinir bozucu şekilde güldüren, kara mizah tonu da var. Kadrodaki usta isim Andy Richter ise bu genç ekibin arkasında çok dengeli bir zemin oluşturmuş diyebilirim.
Uzun lafın kısası; Saplantı o haklı övgüleri sonuna kadar hak eden, bu senenin en dikkate değer işlerinden biri bence. Devasa setler, yapay efektler olmadan da sadece iyi bir fikir ve doğru bir anlatımla seyircinin nasıl avucunun içine alınabileceğini çok iyi kanıtlıyor. Salondan çıktıktan sonra da sizinle eve gelecek, üzerine uzun uzun düşündürecek sakin, yer yer komik ama finaliyle oldukça sarsıcı bir gerilim arıyorsanız, bu filme mutlaka zaman ayırın derim. Bakalım film bittikten sonra siz de eve dönüp kapıyı bacayı üç kere kontrol edecek misiniz çok merak ediyorum? Şimdiden iyi seyirler...