Peter Cincotti ile Müzik, İstanbul ve Kültürler Arası Bir Diyalog

Billboard listelerinden Carnegie Hall sahnesine uzanan kariyerini yaratıcığıyla kapsamlandıran Peter Cincotti, müziğin dönüşümünü kültürler arasında kurduğu bağ ile vizyoner bir sürece dönüştürüyor.

YAZAR: Cansu KARAKUŞ
13 Ağustos 2026 Perşembe 11:56 | Son Güncellenme:
26 dakika okunma süresi

Piyanonun başında başladığı yolculuğunu bugün kültürler arasında kurduğu güçlü diyalogla sürdüren Peter Cincotti, çağdaş müzik sahnesinin sınır tanımayan isimlerinden biri. Cazdan popa uzanan müzikal dili, özgün besteleri ve disiplinlerarası üretim anlayışıyla her yeni projesinde farklı bir hikâye anlatıyor. Biz de sanatçıyla Çırağan Palace Kempinski İstanbul ile hayata geçireceği yeni projeleri vesilesiyle yeni albümü "In Color" ve eşi Zeynep Cincotti ile Türkiye'yi sil baştan keşfetme yolculuğunu konuştuk.

Henüz 18 yaşındayken Billboard Caz Listeleri'nin zirvesine ulaşarak müzik kariyerinize dikkat çekici bir başlangıç yaptınız. Bugün geriye dönüp baktığınızda o ilk yılları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizi bugünkü sanatçıya dönüştüren en belirleyici dönüm noktaları nelerdi?

New York'ta büyürken, hayatımı şekillendiren pek çok önemli anı yaşama şansına eriştim. Etrafım müzikle ve birbirinden harika piyano öğretmenleriyle çevriliydi; büyük bir cömertlikle karşılaştım. Sadece canlı müzik ortamlarının içinde bulunarak ve çok erken yaşlardan itibaren halka açık yerlerde çalarak paha biçilmez bir eğitim aldım. Kulüplerde, restoranlarda, Broadway gösterilerinde, Madison Square Garden ve Radio City'deki rock konserlerinde ve daha pek çok yerde müzik dinleyerek büyüdüm. Beni bu denli yoğun bir müzik ortamıyla buluşturdukları için New York şehrine ve aileme çok şey borçluyum. Lisenin son yılında her Pazartesi gecesi düzenli olarak sahne almaya başladım ve efsanevi yapımcı Phil Ramone ile de böyle tanıştım. Tesadüfen bir gece izleyiciler arasındaydı. Elton John, Billy Joel, Frank Sinatra ve Michael Jackson gibi pek çok idolümün albüm yapımcılığını üstlenmişti; ve benim ilk albümümün yapımcılığını da o yaptı. Onun sayesinde, bugün hâlâ birlikte çalıştığım pek çok harika ses mühendisi ve aranjörle tanıştım. Phil artık aramızda değil ama ona büyük bir minnet duyuyorum. Yıllar sonra Los Angeles'ta sahne alırken izleyiciler arasında bir başka efsanevi yapımcı, Whitney Houston, Celine Dion, Barbra Streisand, Madonna ve daha nicelerinin yapımcılığını üstlenmiş olan David Foster vardı. O konsere aslında caz standartlarını çalmak üzere çağırılmıştım ama tamamen yeni ve özgün bestelerimi çalmaya karar verdim; bu büyük bir riskti ve ilk iki albümümün tarzından bir sapmaydı, ancak o dönemde keşfettiğim gerçek tutkum buydu. Konserden sonra David yanıma geldi ve "İlk iki albümünü çok seviyorum ve çok başarılı buluyorum ama sen aslında bir şarkı yazarısın. Senin özgün bestelerinden oluşan bir albüm yapmalıyız," dedi. İşte "East Of Angel Town" albümü böyle ortaya çıktı. Beni dünyayı dolaşmaya ve hatta ilk kez Türkiye'ye götürmeye başlayan albüm buydu! Yani işin sırrı çok çalışmakta olduğu kadar, doğru zamanda doğru yerde bulunmakta ve açık olmakta yatıyor.

Kariyeriniz boyunca cazın köklerinden beslenirken pop, klasik ve çağdaş müziği de kendinize özgü bir dille harmanladınız. Bugün müzikal kimliğinizi ve sanat anlayışınızı nasıl tanımlıyorsunuz?

Aslında sadece kendime sadık kalmaya çalışıyorum. Tür, tarz ya da buna ne ad verileceği gibi şeyleri düşünmüyorum; sadece bir izleyici ve dinleyici olarak duymak istediğim şeyleri yazıyorum. Bazen sanki müziği ben değil de müzik beni yazıyormuş gibi hissediyorum. Üstelik çoğu zaman, bir ürünün pazarlama süreci o müziğin gerçek niteliğini yanlış sınıflandırabiliyor maalesef. İşte bu yüzden müziğin sadece iki türü olduğunu düşünüyorum: iyi müzik ve kötü müzik. Ben de elimden geldiğince ilk kategoride yer almaya gayret ediyorum! Etkilendiğim müziklere gelince; gerçekten çok geniş bir yelpazeden söz edebiliriz. Henüz 5 yaşındayken bana ilham veren 1950'lerin Rock & Roll müziğiydi; Jerry Lee Lewis, Chubby Checker, Fats Domino, Little Richard gibi isimler ve o dönemin tüm o Rock & Roll piyanistleri... Çocukken tıpkı onlar gibi hızlı ve hareketli çalmak isterdim. Sonraları blues ve ardından caz müziğine yöneldim —Oscar Peterson'ı çok severim— ama tüm bu süreçte bir yandan da Paul Simon, Stevie Wonder, Leon Russell, Ray Charles ve daha pek çok şarkı yazarını dinlemeye devam ettim. Zamanla, farklı tarzların bir araya gelmesiyle kendi özgün müziğim şekillenmeye başladı. Ancak müzik tıpkı hayat gibidir; sürekli hareket eder ve evrilir; şanslıysanız, siz de onunla birlikte evrilirsiniz.

2023'te yayımladığınız "Killer On The Keys", müzik tarihinin en büyük ikonlarına bir saygı duruşuydu. Bu yıl dinlediğimiz In Color ise tamamen özgün bestelerden oluşuyor. Bu albüm sizin sanatsal yolculuğunuzda nasıl bir dönüşümü temsil ediyor?

Benim için "In Color", piyanonun o siyah-beyaz dünyasının ötesine geçen bir çalışma. Bugüne kadarki en kapsamlı iş birliği projem oldu; İngilizce, Fransızca ve Türkçe fark etmeksizin, dünya çapında tanınan ve Grammy ödüllü sanatçıların kendi özgün bestelerimi yorumladığını duymak cok heyecan verici! Bu projede böylesine inanılmaz konukları ağırlamaktan onur duyuyorum; her biri şarkılara kendi rengini son derece özgun bir şekilde katıyor. Bir bakıma bu proje, "East Of Angel Town" ve "Long Way From Home" gibi albümlerimin bir devamı niteliğinde. Şarkılar, sinematik bir hikâye etrafında şekilleniyor; hareketli piyano tınıları ve modern prodüksiyon teknikleri kullanılarak bütünleşmiş bir atmosfer yaratıyor. Dünyanın dört bir yanında farklı dinleyici kitleleri için performanslar sergiledikçe, müziğin hepimizi birbirine bağlayan o gerçek evrensel dil olduğunu daha iyi anladım. Örneğin Angelique Kidjo, 'The World Will Know' adlı şarkımda kendi ana dili olan Yoruba dilinden esintiler taşıyan, hiç beklemediğim ama parçaya mükemmel uyum sağlayan bir Afrika ezgisi kattı. Benzer şekilde Ayla Çelik, vokal doğaçlamasında bir Türk makamı kullanarak 'Was It Love?' / 'Aşk Mıydı?' şarkısının en akılda kalıcı bölümlerinden birini oluşturdu. Fransız şarkıcı Anne Sıla ise, henüz küçük bir çocukken babamı kaybetmemi anlatan "Ghost Of My Father" adlı şarkı için Fransızca harika sözler yazdı; melodimin Fransızca tınılarla buluşması, bu düeti hem özel hem de alışılmadık bir çalışma haline getirdi. Kısacası bu proje baştan sona müzikal sürprizlerle dolu, buna böylesine büyük katkılar sunan tüm nanılmaz sanatçılara minnettarım. Yakında yayınlanacak olan yeni 'In Color' bölümleriyle, daha fazla özgün şarkımı herkesle paylaşmayı dört gözle bekliyorum.

Peter-Zeynep Cincotti

Müziğinizde güçlü bir hikâye anlatıcılığı hissediliyor. Bir şarkının gerçekten tamamlandığına ve dinleyiciyle buluşmaya hazır olduğuna sizi ikna eden şey nedir?

Bu harika bir soru; cevabı ise pek kolay değil. Hazır olma durumu değişken bir mesele. Çoğu zaman bunu hissedersiniz ama bazen kendinizi durdurup şarkıyı olduğu haliyle dünyaya bırakmanız gerekir. Özgün müzik bestelemek, yaptığım işin en sevdiğim yanı; üstelik bazen bir şarkı aslında hiç tam anlamıyla bitmiş sayılmaz. Şarkı; albümde belli bir noktada dursa bile sahnede evrilmeye devam edebilen, yaşayan ve nefes alan bir varlık gibidir. Bazen de —örneğin 'Goodbye Philadelphia'da olduğu gibi— şarkının hikâyesi zamanla yeni bir anlam kazanır. Bu gizemli bir süreç o yüzden bazen onu serbest bırakıp dünyaya sunmak gerekir. Yoksa benim açımdan bir parça üzerinde gereğinden fazla çalışma riski her zaman mevcut. Yine de, kendi müziklerimi dinlediğimde neredeyse her zaman neleri farklı yapabileceğimi düşünürüm. Bir şarkıya yaklaşım biçiminiz, hayattaki konumunuzla doğrudan bağlantılıdır. 20'li yaşlardayken olayları ele alış şeklinizle 40'li yaşlar (ve sonrası) farklıdır. İşin güzel yanı şu ki; tıpkı bir fotoğraf gibi, her şarkı da zamandaki bir anı yakalar.

Andrea Bocelli'den David Guetta'ya kadar birbirinden çok farklı müzikal dünyalara sahip isimlerle çalıştınız. Bu yaratıcı iş birlikleri, bugün müziğinize yaklaşımınızı nasıl şekillendiriyor?

Çok farklı tarzlardan insanlarla iş birliği yapmaya bayılıyorum. Her biri, içinizde varlığından bile haberdar olmadığınız bir yönünüzü açığa çıkarıyor. Kariyerim boyunca son derece yetenekli pek çok sanatçıyla tanışıp çalışma şansına eriştiğim için çok mutluyum. David Guetta ile çalışmaktan büyük keyif aldım; çünkü müziğe yaklaşımlarımız birbirinden çok farklıydı ve bu, beklenmedik bir iş birliğiydi. Bir bakıma, güçlü ritimler ile hareketli piyano çalışını birleştirmem konusunda bana ilham veren kişi oydu. Ray Charles'ın konserinde ön sanatçı olarak sahne almak inanılmaz bir deneyimdi. Kendisi vefat etmeden yaklaşık bir yıl önce Montreal'de aynı sahneyi paylaşmıştık. Onun performansını yakından görmek ve orkestrasını nasıl yönettiğine (üstelik sahnede hiç hoparlör olmadan!) tanık olmak bana çok şey kattı. Şans eseri tanıştığım ve çalıştığım her sanatçı beni derinden etkiledi. Bazen bu etki doğrudan müziğe ve şarkı yazarlığına yansırken, bazen de o karşılaşmalar beni bir lider ve bir birey olarak şekillendirdi.

Eşiniz Türk ve bu sayede Türkiye'nin hayatınızda önemli bir yere sahip olduğunu düşünüyoruz. Farklı kültürlerin içinde yaşamak, hayata bakışınızı ve yaratıcı üretim sürecinizi nasıl etkiledi?

Zeynep'le 2009 yılında İKSV Caz Festivali kapsamında İstanbul'da sahne aldığımda tanışmıştım! O, kendi kararıyla New York'a taşındı ve yıllar boyunca iletişimimizi koparmadık. Evet, Türkiye artık benim için ikinci bir yuva; Zeynep ve ailesi sayesinde buranın kültürü hakkında çok şey öğrendim. Gerçekten çok özel ve zengin bir kültür. Ayrıca onun gözünden New York'taki dünyama bakarak kendi kültürüm hakkında da daha geniş bir bakış açısı kazandım. Kültürler arasındaki o mesafe, her ikisini de daha net görmemi sağlıyor. Bu "In Color" albümümdeki müziğime de yansıdı; çünkü Zeynep hayatıma kesinlikle pek çok renk katıyor! Gelecek yıla kadar yayınlanmayacak olan "In Color: Part Three" albümünde, doğrudan bu konuyu ele alan bir şarkı da var. Ancak bu şarkıyla ilgili daha fazlasını öğrenmek için biraz beklemeniz gerekecek!

İstanbul, yüzyıllardır sanatçılara, yazarlara ve müzisyenlere ilham veren bir şehir. Siz bu şehirle nasıl bir bağ kurdunuz ve İstanbul'un sizde bıraktığı en güçlü izlenim nedir?

Burası, başka hiçbir yere benzemeyen, eşsiz ve büyüleyici bir kültüre sahip. Tabiri caizse bir kavşak noktasında yer alıyor; ben benim müziğimin de öyle olduğuna inanıyorum. Defalarca ziyaret etmeme rağmen hâlâ yeni keşiflerde bulunuyorum. Aralarında benim de bulunduğum pek çok sanatçıya neden ilham kaynağı olduğunu anlamak hiç de zor değil. İnsanlar her zaman son derece sıcakkanlı ve misafirperver. Yemeklere de bayılıyorum; özellikle mantı, börek ve ev yapımı her türlü lezzete- zeytinyağlılara! Ve kokoreç! İşin içine biraz da mizah katayım; ne yazık ki artık aramızda olmayan ama pek çok açıdan üzerimde ömürlük bir iz bırakan Zeynep'in babasıyla ilk tanıştığımda, beni kokoreç yeme sınavından geçirmişti! :)

İstanbul'a her gelişinizde mutlaka uğradığınız; ilham almak, iyi yemek yemek ya da sadece şehrin atmosferini hissetmek için geri döndüğünüz favori adresleriniz var mı?

Sevdiğim çeşitli restoranlar ve semtler var. Bebek ve Yeniköy'ü çok seviyorum; Boğaz kıyısında olmak her zaman ilham verici ve büyüleyici. Yakın zamanda Fatih Tutak'ın Gallada'sını denedim; bir Çin mutfağı tutkunu olarak söyleyebilirim ki deneyim son derece özgün ve mükemmeldi! Ayrıca Çırağan'daki hamam deneyimi benim favorim; hemen ardından ise manzara eşliğinde Rüya Istanbul'da özlediğim lokal lezzetleri tatmak en güzel keyif.

Çırağan Palace Kempinski İstanbul ile gerçekleştirdiğiniz iş birliği, müzik, tarih ve zamansız zarafetin doğal bir buluşması gibi görünüyor. Bu birliktelik sizin için ne ifade ediyor?

Gerçekten çok özel bir tarihi olan harika bir tesis ve konumu mükemmel. Ancak burayı bir 'ikinci ev' gibi hissettiren şey, Ralph ve tüm harika Çırağan ekibi. Burası aynı zamanda İstanbul'daki düğünümüz sırasında hem bizim ailemizle, hem de Amerika ve Avrupa'dan gelen misafirlerimizin konakladığı otel; misafirlerimiz hâlâ oteldeki deneyimlerinden bahsediyorlar! Ayrıca Zeynep'in Üsküdar Amerikan Lisesi mezuniyet töreni de burada gerçekleşmişti; dolayısıyla burada paylaşılan pek çok özel anı var bizim için.

Çırağan Palace Kempinski İstanbul ile hayata geçirmeyi planladığınız projeler hakkında bizimle neler paylaşabilirsiniz? Bu iş birliğiyle dinleyicilere nasıl bir deneyim sunmayı hedefliyorsunuz?

İstanbul'a biraz New York havası getirmeyi ve Çırağan Sarayı'na özgü, gerçekten benzersiz bir deneyim yaratmayı umuyorum. Buradaki fikir, her ikisi de çok güçlü kimliklere sahip bu iki şehrin karakterinden ve müzikal enerjisinden beslenip bunları beklenmedik bir şekilde bir araya getirmek. Bazı detayları şimdilik gizli tutuyoruz; ancak asıl amaç, geleneksel bir konserin ötesine geçen; hem İstanbul'a ve Saray'a hem de benim New York kökenime ve müziğime has bir deneyim ortaya koymak.

Türkçe olarak bir düet çalışmanız da yayınlandı. Nasıl bir projeydi bu?

Türkçe dilindeki ilk düet çalışmam olan "Was It Love?" - "Aşk Mıdır?", 24 Temmuz itibariyle tüm platformlarda yayında. "Was It Love?" şarkısının bu Türkçe uyarlamasında Ayla Çelik ile çalışmak, müziğin gerçekten de sınır tanımadığını insana hatırlatan o özel iş birliklerinden biriydi. Bestemin, onun Türkçe sözleri ve kendine has sesiyle bambaşka bir kimliğe büründüğünü duymak hem şaşırtıcı hem de ilham vericiydi. Şarkının ruhunu son derece doğal bir şekilde yansıttı; Türkiye'deki ve dünyanın dört bir yanındaki dinleyicilerin bu eşsiz iş birliğine tanık olacak olmasından büyük heyecan duyuyorum. Gelecekte Türkiye'deki değerli sanatçılarla daha fazla iş birliği yapmayı umuyorum.

Yapay zekâdan dijital platformlara, değişen dinleme alışkanlıklarından yeni üretim biçimlerine kadar müzik dünyası büyük bir dönüşüm içinde. Siz müziğin geleceğini nasıl hayal ediyorsunuz ve bu geleceğin içinde nasıl bir iz bırakmak istiyorsunuz?

Çılgın bir sektörün içindeyiz ve her şeyin katlanarak artan bir hızla değiştiği, eşi benzeri görülmemiş bir dönemden geçiyoruz. Deneyimlediğimiz pek çok şeyin giderek daha büyük ölçüde yapay yollarla yaratılabildiği bir dünyada, bence bunun tam tersi giderek daha kıymetli hale geliyor: Aynı mekânda bir araya gelmek, canlı müziği gerçek zamanlı olarak paylaşmak ve insan olmanın getirdiği duyguları birlikte hissetmek. Bu tür bir etkileşimin taklit edilemez bir yanı var ve bunun zamanla daha da anlam kazanacağına inanıyorum. Bir sanatçı olarak, her zaman bu öze sadık kalmayı ve nihayetinde nitelikli, derin ve bizzat bana ait özgünlük taşıyan eserler bırakmayı umuyorum.

EN ÇOK OKUNANLAR

2026 İstanbul Açık Hava Sineması Rehberi: Hangi Film Nerede Gösteriliyor?

2026 İstanbul Açık Hava Sineması Rehberi: Hangi Film Nerede Gösteriliyor?

20 dakika okunma süresi
2026'nın Aşk Dosyası: Kırmızı Halılardan Gizli Düğünlere Ünlü İlişkiler

2026'nın Aşk Dosyası: Kırmızı Halılardan Gizli Düğünlere Ünlü İlişkiler

19 dakika okunma süresi
Ferrari Luce: Tartışmalar Dindikten Sonra Geriye Ne Kaldı?

Ferrari Luce: Tartışmalar Dindikten Sonra Geriye Ne Kaldı?

1 dakika okunma süresi
Zamane It Girl'ü: Kaia Gerber

Zamane It Girl'ü: Kaia Gerber

6 dakika okunma süresi
Christopher Nolan'ın En İyi 12 Filmi

Christopher Nolan'ın En İyi 12 Filmi

20 dakika okunma süresi

DAHA FAZLASI

Antonis Remos ile Yunan Esintisi

Antonis Remos ile Yunan Esintisi

Boğaz'da İçsese Davet

Boğaz'da İçsese Davet

Değerli Anlara Dair

Değerli Anlara Dair

2025'te Neler Değişti? Moda, Sinema ve Popüler Kültürün Yeni Dili

2025'te Neler Değişti? Moda, Sinema ve Popüler Kültürün Yeni Dili

Deneyim Çağında Perakende Nasıl Dönüşüyor?

Deneyim Çağında Perakende Nasıl Dönüşüyor?

Plaj Giyimine Mitolojik Bir Dokunuş

Plaj Giyimine Mitolojik Bir Dokunuş

Kenan Doğulu'dan Senfonik Yorum

Kenan Doğulu'dan Senfonik Yorum

Bodrum'dan Yaz Manzaları

Bodrum'dan Yaz Manzaları

The White Lotus'un Parlayan Yıldızı: Aimée Lou Wood

The White Lotus'un Parlayan Yıldızı: Aimée Lou Wood

Yaz Dönümü Ruhu

Yaz Dönümü Ruhu

Sinem Güngör Işık ve Dicle İpek Öztaşkın ile İçten Bir Kutlama

Sinem Güngör Işık ve Dicle İpek Öztaşkın ile İçten Bir Kutlama

New York'tan Bodrum'a: Sera Verhoest Irvül'ün Katmanlı Stil Dünyası

New York'tan Bodrum'a: Sera Verhoest Irvül'ün Katmanlı Stil Dünyası