Eski adı Kaniş olan Kültepe, Kayseri’nin ve ülkemizin adını dünyaya duyuran en önemli kültür varlıklarından biri. Kültepe’nin 1948 yıllarından beri yürütülen bilimsel arkeolojik kazılarda gün ışığına çıkarılan kalıntılar, keşfedilen yazılı belgeler Anadolu’nun geçmişine bir kapı aralıyor. Zira eski Anadolu tarihinin çok önemli bir bölümünün, Kültepe kazıları sayesinde aydınlatıldığı konusunda uzmanlar hem fikir.
1881 yılından bugüne kadar geçen 132 yıl zarfında Kültepe metinleri üzerinde yerli ve yabancı pek çok bilim insanı çalışmış, böylece günümüzden yaklaşık 4000 yıl önceki Anadolu ve Asur’u pek çok yönden tanımamız mümkün olmuştur. Bu koleksiyonun büyük çoğunluğu Asurlu tüccarların borç senetleri, kervan ve alacak-verecek kayıtları, iş sözleşmeleri, iş mektupları ile ticari anlaşmazlıklarla ilgili mahkeme kayıtları gibi ticari konularla ilgilidir. Anadolu halkına ait şu ana kadar ele geçen belge sayısı oldukça az olup, olanların önemli kısmı da ticari aktiviteleri ile ilgilidir. Eski Asur Ticaret Kolonileri Dönemine ait Anadolu ve özellikle Asurlu tüccarların iktisadi faaliyetleri hakkında önemli bilgilere sahibiz. Anacak yazılı kaynak sayısı fazlaymış gibi görünse de diğer hususlarla ilgili bilgimiz pek az...
Kültepe’de büyü metni bulundu
Buna karşın yazılı belge bakımından bütün Yakın Doğu’nun en zengin sit alanları içinde gösterilen Kültepe’de, bugüne kadar 23 bine yakın çivi yazılı tablet bulunduğu belirtiliyor. Ancak bu belgelerin çok azı tüccarların ticari aktiviteleri dışındaki konularda yazılmış. Anlaşma metinleri, vasiyetnameler ve okul metinleri gibi, herhangi bir ticari amaca hizmet etmeyen az sayıdaki tablet gruplarından birisi ise büyü metinleri olarak dikkati çeker. Kültepe’de bugüne kadar, biri henüz yayınlanmamış yedi büyü metni de bulunur. Resmi kazılardan önce keşfedilen ve 1994 yılı kazılarında çıkartılan belgeler, başlıca kurbanları henüz doğmamış ya da yeni doğmuş bebekler olan, Lamastum adlı kadın ifrite karşı yapılmış büyüleri içerir.1948 yılı kazılarında ele geçirilen tabletlerden biri muhtemelen ana kervandan ayrılmış küçük kervandaki insanları bir kara köpeğe karşı korumak için yapılmış büyüyü; oldukça kötü korunmuş bir diğer tablet ise içeriği tam olarak anlaşılmayan, kamış ile ilgili bir büyüyü içerdiği anlatılır. Bir diğer belgede iki adet büyü kayıtlıdır. Bunlardan ilki, ay tanrısı Sin’in ineğine benzetilen doğum aşamasındaki bir anneye yardımcı olmak amacıyla; diğeri de yeni doğan bebeklerin yakalandığı sarılık hastalığına karşı yapılmıştır.
“Ey göz, göz! Alulutum göz!”
Başka bir belgenin konusu ise “kötü göz”e karşı yapılmış bir büyüdür. Son olarak henüz yayınlanmamış belgede, konusu bakımından diğer büyü uygulamalarından farklı iki ayrı büyü kayıtlıdır. Bunlardan ilki bir tencere, diğeri ise “kalp” diye adlandırılan eşya ile ilgilidir. Büyü metinlerinin neredeyse tamamı şiirsel bir üslupla kaleme alınmıştır. Örneğin belgelerden biri, “Ey göz, göz! Alulutum göz! … Gerçekten kötü bir illet! Gerçekten alıp götürülmüş uyku! Titreme! …” diye başlıyor. Bir diğer belgenin ise satır başları şöyledir; “İnek, o bir inek, arahtum, o bir arahtum. Çabucak hamile kalır, çabucak doğurur. Su, onun ağzından çabucak dökülür…”
Bazı araştırmacılar, Kültepe’de bulunan bu büyü metinlerinin “okul belgeleri” olduğunu ifade etmişlerdir. 1948 yılında bulunan metinlerin okuma-yazma pratiğinde kullanılan örnekler olduğu muhtemel olabilir. Ancak, metinlerin çoğunun profesyonel katiplerin elinden çıktığı ve amacına uygun olarak kullanıldığı da anlaşılmaktadır. Kültepe’de ele geçirilen az sayıdaki bu büyü uygulamalarının hiçbirinin, Eski Babil kaynaklarında veya sonraki Hitit metinlerinde örnekleri gördüğümüz, bağlama büyüsü ya da kara büyü gibi kötü niyetlerle yapılan büyüler olmadığı görülür...
4000 yıl önceki adetleri uyguluyoruz
Kültepe’de ortaya çıkarılan çivi yazılı metinlerin büyük çoğunluğunun Asurlulara ait olması sebebiyle, Asurluların sosyal hayatlarına dair daha fazla bilgiye sahibiz. Ancak yine de Anadolu ve Asur toplumunun evlilik öncesi örf ve adetlerle şekillenen bazı süreçleri hakkında hala net bilgiler mevcut değil. Mesela Eski Babil toplumunda kızın babasının evinden çeyiz getirdiğini ve ölüm, boşanma gibi olumsuz durumlarda çeyizin hukuken korunduğu bilinmekte. Ancak, Eski Asur metinlerinden Anadolu’da veya Asur’da böyle bir uygulamanın varlığı, çivi yazılı belgelerde tespit edilememiştir.
Eski Asur Dönemi Asur toplumunda ve Hitit Çağı Anadolu’sunda varlığını bildiğimiz başlık parası uygulamasının, yine bu dönem Anadolu toplumundaki izleri netleşmemiştir. Tüm bunlara karşın Kültepe metinleri, Eski Asur toplumundaki evlilik süreci hakkında bizleri kısmen de olsa bilgilendirmekte ve günümüzden yaklaşık 4000 yıl önce Eski Asur toplumundaki bazı uygulamaları gönümüzle karşılaştırma imkanı sağlamaktadır. Bu bilgi kırıntıları ışığında Asur toplumunda kızlar küçük yaşlarda, beşik kertmesi de dahil uygulamalarla nişanlanmakta ve damat, kızın babası tarafından belirlenmektedir. Kız tarafı damada düğün hediyesi vermekte, ayrıca kız tarafınca nişan/düğün yemeği verilmektedir. Bunun yanında kına gecesi ile ilişkisi kurulabilecek dini motifli başı açma veya saçı yaptırma adeti görülmekte, takı takma uygulamasının varlığı tespit edilmekte... Doğrudan Asurlularla ilgiliymiş gibi görünen bu uygulamaların, tamamen Asur toplumunun kültürel öğeleri mi yoksa Asurlu tüccarların Anadolu’da uzun seneler yaşamaları ve Anadolu kadınlarıyla evlenmeleri sebebiyle mi benimsedikleri gelenekler oldukları bilinmemektedir. Diğer yandan 4000 yıl önce Anadolu’da görülen toplumsal hayata dair birtakım adetlerin izlerini günümüzde de takip edebilmekteyiz.
Kaniş’den Kayseri’ye
Kültepe’nin ne şekilde tarih sayfalarından ayrıldığına gelince uzmanlar ve araştırmacılar bu soruya net şekilde yanıt veremiyor. Zira Eski Hitit Krallık Çağına ve Hitit İmparatorluk Dönemine ait yerleşim kalıntılarına Kültepe’de rastlanmıyor. Yaklaşık 800 yıl süren bir kesintiden sonra Kültepe’de iskan, Demir Devri kalıntılarıyla devam ediyor. Kültepe 8. yüzyılın sonlarında Asurlular tarafından tahrip edildiği ve hiyeroglifli stellerin, heykellerin yanı sıra kabartmalı taş blokların parçalanmış olduğu varsayılıyor. Bölge, Genç Roma döneminde ise terk edilmiş ve Bizans, Selçuklu, Osmanlı zamanında bir harabe olarak kalmış. Diğer yandan Kayseri’nin resmi kayıtlarına göre bölgenin 17. yüzyıldan itibaren verilen “Karye-i Kınış” adının, bölgenin antik adı olan Kaniş’den geldiği de bir anekdot olarak anlatılıyor.