Paris'te Vivaldi'nin Fa Minör Konçertosu yankılanırken, Jonathan Anderson'ın Dior'daki ilk haute couture koleksiyonuyla tüm duyularımızı besleyen bir evrene dalıyoruz. Tasarımcının hayal dünyası radikal bir değişim iddiası taşımıyor. Hatta bunun yerine, son derece kişisel bir çıkış noktasından ilerleyerek John Galliano'nun Anderson'a hediye ettiği iki buket siklamenden yola çıkıyor. Bu jest, koleksiyonun duygusal omurgasını oluşturuyor. Anderson için bu buketler, Dior couture'ünün geçmişine saygı duyan ama onu donuk bir miras olarak görmeyen bir yaklaşımın sembolü. Galliano'nun teatral, hikâye anlatıcılığına dayanan couture anlayışı; Anderson'ın daha kavramsal, malzeme ve zanaat odaklı bakışıyla birleşerek koleksiyona dolaylı ama güçlü bir şekilde yansıyor.

Defile, Paris'in en ikonik noktalarından biri olan Rodin Müzesi'nde gerçekleşti. Mekân seçimi tesadüfi değildi: Bir hafta önce Dior erkek koleksiyonunun sunulduğu gümüş çadır, bu kez yeniden kurgulanarak couture'e ev sahipliği yaptı. Bu déjà-vu hissi, Anderson'ın kadın ve erkek koleksiyonları arasında bilinçli olarak kurduğu bağın bir uzantısıydı. Açık pembe çiçeklerle çevrelenen podyum, Dior'un "çiçek kadınları" mirasına doğrudan bir referans sunarken, dekorun ölçülü dili Anderson'ın abartıdan uzak yaklaşımını destekledi.
John GallianoDefile, Rihanna'nın gelişi beklenirken yaklaşık bir saat gecikmeyle başladı; ancak bu gecikme bile defilenin etrafında oluşan beklenti atmosferini daha da yoğunlaştırdı. Konuklar arasında Fransa First Lady'si Brigitte Macron, Bernard Arnault, Jeff Bezos ve Lauren Sanchez Bezos'un yanı sıra Anya Taylor-Joy, Jennifer Lawrence, Greta Lee, Taylor Russell, Parker Posey ve Josh O'Connor yer aldı. John Galliano'nun 2011'den bu yana ilk kez bir Dior defilesine katılması ise geceye güçlü bir tarihsel katman ekledi.
Podyumda sunulan koleksiyon, baharın hafifliğini doğrudan yansıtmaktan ziyade, doğanın dönüşüm fikrini merkeze alıyor. Çiçekler; kabarık eteklerde, ipekten kesilmiş gerçekçi aplikelerde ve yoğun el işlemelerinde karşımıza çıkıyor. Dior arşivlerinden tanıdık Bar ceketler uzatılmış oranlarla yeniden ele alınırken, drapeler ve büzgüler silüetleri yumuşatıyor. Koleksiyonun en dikkat çekici unsurlarından biri ise malzeme seçimleri: 18. yüzyıl Fransız kumaşlarından üretilen çantalar, meteorit parçalarıyla tasarlanan mücevherler ve heykelsi aksesuarlar, couture'ü koleksiyonluk birer sanat nesnesi olarak konumlandırıyor. Ayakkabılardaki trompe-l'oeil detaylar ve örgünün couture dünyasına dahil edilmesi ise Anderson'ın el işçiliğini genişletme arzusunun bir göstergesini sunuyor.

Koleksiyonun geneline yayılan diğer en belirgin duygu, Anderson'ın couture'ü bir gösteriden çok yaşayan bir düşünce alanı olarak ele almasıydı. Parçalar, tamamlanmış ve kapalı formlar olmaktan ziyade, dönüşüm hâlindeki nesneler gibiydi. Yarı saydam tüller ve ince organzalar, bedenle mesafesini bilerek koruyan katmanlar halinde kullanılırken, ışıkla temas ettikçe değişen dokular koleksiyonun "hareket hâlindeki doğa" fikrini güçlendirdi. Dokulu ve transparan yüzeylerin altından beliren yapısal korsajlar, Dior'un tarihsel silüetlerini hatırlatıyor ama onları katı bir nostaljiye sabitlemeden, bugüne açıyordu.

Çiçek formları ise doğrudan betimlenmek yerine, kumaşın davranışında kendini gösterdi: büzgüler, kıvrımlar ve elde şekillendirilmiş hacimler, açılmak üzere olan tomurcukları çağrıştırıyordu. Bu yaklaşım, koleksiyonun genelindeki doğa–zanaat–zaman üçgenini tamamlayan, sessiz ama güçlü bir anlatı katmanı ekledi.