Hollywood'un tekrarları, alışkanlıkları ve en çok da biraz magazin sevdiği gözden kaçmayan bir gerçek. Eski filmleri yeniden çeker, unutulmuş trendleri geri getirir, arşivlerden elbiseler çıkarır, yıllar önce kapanmış hikâyeleri yeni oyuncularla bir kez daha anlatır. Fakat bazen sektörün kurabileceği bütün senaryolardan daha iyi olanı hayatın kendisi yazıyor. Kaia Gerber ile Homer Gere'in The Shards'ta yan yana gelmesi de tam olarak böyle bir hikâye, çünkü onların ortak geçmişi aslında onlar doğmadan yıllar önce başlayıp bitti.
90'ların parlayan süpermodeli Cindy Crawford ile aynı yılların gözde oyuncusu Richard Gere 1988'de tanıştı; dönemin en çok konuşulan çiftlerinden birine dönüştü ve 1991'de Las Vegas'ta evlendikten dört yıl sonra yolları ayrıldı. Crawford 1998'de Rande Gerber ile evlendi; Presley ve Kaia dünyaya geldi. Richard Gere ise daha sonra Carey Lowell ile bir aile kurdu ve 2000 yılında Homer doğdu. Yani Kaia ile Homer'ın aile ağaçlarının ortak bir prologu var, fakat ortak bir dalı yok.
30 küsur yıl sonra ise o iki ağacın dalları, bir Ryan Murphy setinde yeniden birbirine değiyor.

Bret Easton Ellis'in aynı adlı romanından uyarlanan The Shards, 1981 Los Angeles'ında elit bir lisede okuyan bir grup genci; arzu, kıskançlık, kimlik, takıntı ve şehirde dolaşan bir seri katilin yarattığı paranoya arasında takip ediyor. Homer Gere, grubun dengelerini bozan esrarengiz yeni öğrenci Robert Mallory'yi; Kaia Gerber ise çevrenin merkezindeki Susan Reynolds'ı canlandırıyor. Karakterleri arasında da hikâyenin giderek karmaşıklaşan romantik gerilimlerinden biri var.
Bütün bunların Ryan Murphy tarafından özellikle tasarlanmış küçük bir popüler kültür şakası olduğunu düşünmek kolay. Fakat işin en eğlenceli detayı da Kaia ile Homer'ın çekimler başlamadan önce birbirlerini tanımıyor oluşu.
İkili, oyuncu kadrosunun prodüksiyon öncesinde bir araya geldiği akşama kadar hiç karşılaşmamış. Homer, tanışmalarının yaklaşık 20. dakikasında kaçınılmaz konuyu ortaya atıp ebeveynlerinin bir zamanlar evli olduğunu kabul etmeleri gerekip gerekmediğini sorduğunda, Kaia'nın tepkisi kabaca "Evet, tamam" olmuş ve konu kapanmış.
Belki de dinamiklerini bu kadar sempatik yapan şey tam olarak bu. Dışarıdan bakınca hikâye neredeyse absürt derecede sinematik ve bir PR kurgusu olduğuna inandıracak kadar magazinsel; içeriden bakınca ise ikisi için yalnızca yeni tanıştıkları bir iş arkadaşının ailesine dair biraz tuhaf bir dipnot.
Kaia da durumun komik olduğunu kabul ediyor, ancak Homer'dan söz etmeye başladığında aile tarihinden çok çalışma ilişkilerini anlatıyor. Onu harika bir sahne partneri olarak tanımlıyor; ne kadar komik olduğundan, kendisini sürekli güldürdüğünden ve süreç boyunca ne kadar yakın arkadaş olduklarından bahsediyor. Homer'a göre de bu gerçek arkadaşlık, The Shards gibi karanlık bir hikâyenin setini hafifleten şeylerden biri olmuş; oyuncular birbirlerinin fikirlerini sınayabildikleri, yoğun sahnelerin ardından yeniden gülebildikleri bir alan yaratmışlar.

The Shards'ın 1981'de geçmesi hikâyeye bir başka küçük zaman oyunu daha ekliyor. Kaia ile Homer ebeveynlerinin geçmişini taşıyan iki oyuncu oldukları kadar; onların gençliğine ait bir dönemi yeniden yaratmaya çalışan iki oyuncu.
Kaia'nın 80'ler araştırmasının bir kısmı oldukça doğrudan olmuş. Susan'ın hacimli saçlarını görünce annesi Cindy Crawford'ı arayıp gençlerin gerçekten okula böyle gidip gitmediğini sormuş. Crawford'ın cevabı Kaia'nın beklediğinden daha net: Evet. Hatta saçını hazırlamak için sabahın çok erken saatlerinde kalktığını ve 17 yaşındaki fotoğraflarında gerçekten benzer bir saç kullandığını göstermiş. Homer'ın yöntemi biraz daha pasif; babasının eski fotoğraf albümlerinde karşısına çıkan 80'ler Richard Gere görüntülerini zihninin bir köşesine kaydettiğini söylüyor. Dönemin ruhuna girmesi için gereken asıl şeyin ise deri pantolon olduğunu düşünmüş.
Bu ayrım özellikle iki isim de aynı kaçınılmaz kimliğin gölgesinde kariyer kurarken önemli: "nepo baby."

Kaia Gerber'ın "nepo baby" tartışması karşısındaki tavrı hiçbir zaman büyük bir kaçış manevrası olmadı. Ünlü bir annenin ve güçlü bağlantıları olan bir ailenin çocuğu olarak sektöre girişinin kendisine avantaj sağladığını; hatta kariyerinde bu durumdan faydalandığını minnettar bir tavırla açıkça kabul ediyor. Daha ilginci, ünlü ailelerden gelen başka gençlere kendisinin de zaman zaman şüpheyle yaklaştığını "Fırsatın nereden geldiği belli olabilir ama soru hâlâ aynı - o fırsatla ne yapacaksın?" diye sormasından da görüyoruz.
Homer'a verdiği tavsiye de benzer bir yerden geliyor. Onun The Shards'ta yalnızca kimsenin tanımadığı yeni bir oyuncu gibi değerlendirilmeyeceğini; soyadının beraberinde başka bir mercek getireceğini hatırlatmış. Kaia'nın kendi deneyiminde bu mercek, daha az çalışmak ve soyadının arkasına sığınmaktansa, tam tersine daha çok emek verip kendini kanıtlayabilmek için bir neden olmuş.
Homer'ın "nepo baby" hikayesi ise Kaia'nınkinden biraz farklı. Kaia çocukluğundan itibaren moda dünyasının içindeyken, Homer eğlence sektörüne daha dolambaçlı bir yoldan geliyor. Brown Üniversitesi'nde görsel sanatlar okuyor, öğrenci filmleriyle ilgileniyor ve profesyonel set dünyasına oldukça geç giriyor. Ardından Euphoria geliyor, hemen arkasından da ilk büyük başrolü The Shards. Babasından aldığı tavsiyelerin de – komik bir tesadüf ki Cindy'nin Kaia'ya verdiği tavsiyelere korkutucu derecede benzeyen türden – oyunculuk tekniğinden çok bir sette nasıl davranılması, mesleğin uzun vadede nasıl sürdürülebileceği ve profesyonelliğin nasıl korunacağı üzerine olduğunu söylüyor.
"Nepo baby" tartışmasının en sık düştüğü tuzak, meseleyi iki uçtan birine sıkıştırmak: Ya bağlantılar önemsizmiş gibi davranmak ya da bağlantısı olan birinin ürettiği her şeyi daha başlamadan değersiz kabul etmek. Kaia ve Homer'ın durumu ise daha gri ve dolayısıyla daha ilginç. Kapının nasıl açıldığını bilmemize rağmen, önyargılarımızdan arınarak içeride ne yaptıklarına bakıyoruz.

Yine de bu hikâyenin çekiciliğini yalnızca kariyer analiziyle açıklamak haksızlık olur. Bir tarafı gerçekten çok tatlı. Bir zamanlar kırmızı halılarda yan yana yürüyen Cindy Crawford ile Richard Gere'in evliliği sona eriyor. İkisi farklı hayatlar kuruyor. O hayatların içinde Kaia ve Homer doğuyor. Onlar büyüyor, birbirlerinden tamamen bağımsız yollar izliyor, yıllarca hiç karşılaşmıyor ve sonunda 1980'lerin Los Angeles'ında geçen bir dizinin setinde buluşuyorlar.
Üstelik ekranda birbirlerine doğru çekilen iki karakteri oynuyorlar.
Hollywood bunu yazsaydı biraz fazla "Hollywood" bulabilirdik. Fakat Kaia ile Homer'ın hikâyesinin en güzel kısmı geçmişi yeniden üretmemeleri. Onlar Cindy Crawford ile Richard Gere'in ikinci bölümü değiller; hatta hikâyelerinin asıl cazibesi tam tersine, o bölüm çoktan kapandığı için var olabilmeleri. Ailelerinin geçmişi onları aynı cümlede buluşturuyor olabilir, ama aralarında oluşan arkadaşlık, oyunculuk kariyerleri ve ekrandaki kimyaları tamamen kendilerine ait.
Belki de durumun en iyi özeti bu: Kaia Gerber ve Homer Gere geçmişlerinden kaçmıyorlar, geçmişlerinin kostümünü de giymiyorlar. Onu yalnızca yanlarında taşıyorlar. Bazen bir soyadı kapıyı açıyor. Bazen eski bir fotoğraf 80'ler saçını çözüyor. Bazen de annenizin eski kocasının oğlu, 30 yıl sonra sette en iyi anlaştığınız insanlardan biri çıkıyor. Bu tatlı tesadüfün en tatlı çıkarımı da; dünya ne kadar küçükse, Hollywood daha da küçük bir yer.