İstanbul'da nisan ayının gelişi zaten başlı başına bir hareketlilik demek ama işin içine Film Festivali girince şehirdeki sinema heyecanı bambaşka bir ritim kazanıyor. 45. İstanbul Film Festivali de 9-19 Nisan tarihleri arasında yine birkaç günlüğüne gündemi ele geçirmeye hazır. Program açıklandığı anda başlayan "hangi filme baksak, neyi kaçırmasak" hali bu yıl da kaçınılmaz görünüyor; çünkü seçki gerçekten çok geniş. Toplam 127 uzun metraj ve 13 kısa metraj filmin yer aldığı festival, bir yandan merakla beklenen yeni yapımları bir araya getirirken bir yandan da insanın karşısına hiç hesapta olmayan keşifler çıkarabilecek bir alan açıyor. Açılışta Isabel Coixet'in Üç Veda filmi var, Sinema Onur Ödülleri ise Nilüfer Aydan ve Gianfranco Rosi'ye gidiyor. Beyoğlu'ndan Kadıköy'e uzanan salon rotasıyla festival bu yıl da yalnızca izlenecek filmler listesi değil, şehrin içine yayılan uzun bir sinema maratonu vadediyor.
İstanbul Film Festivali'nin güzel tarafı, her yıl yalnızca geniş bir program sunması değil; birbirinden çok farklı sinema damarlarını aynı çatı altında buluşturabilmesi. Bu yıl da tablo tam olarak böyle görünüyor. Bir yanda yarışmalı bölümlerde öne çıkan filmler, diğer yanda gala seçkileri, genç yönetmenlerin işleri, belgeseller ve yeniden keşfetmek isteyeceğimiz klasikler var. Bu çeşitlilik festivalin havasını da belirliyor aslında; program ne kadar büyük olursa olsun, içinden herkese temas eden başka bir hat mutlaka çıkıyor. Bir izleyici yıldız isimlerin yeni filmlerini takip ederken bir başkası ilk filmini çeken bir yönetmende takılı kalabiliyor; bir başkası ise doğrudan belgesel ya da klasik gösterimlerin peşine düşüyor. Festivalin yıllardır sevilen tarafı da biraz burada yatıyor: tek bir zevke değil, farklı izleme iştahlarına aynı anda seslenebiliyor.
Bu yılın genel çerçevesi de bunu destekliyor. Festivalin resmî seçkisinde üç yarışmalı bölüm bulunuyor ve program bunun etrafında farklı başlıklara açılıyor. O yüzden 45. İstanbul Film Festivali'ni yalnızca "bu yıl hangi filmler geliyor" diye okumak biraz eksik kalıyor; asıl mesele, bu kadar geniş bir seçkinin şehirde nasıl bir enerji yarattığı. Daha program açıklandığı anda bazı filmlerin özellikle konuşulmaya başlaması, kimi izleyicinin hızlıca bir izleme listesi çıkarması, kimilerinin ise önce bölümlere bakıp sonra seçim yapması boşuna değil. Festival bu yıl da yalnızca takvime giren bir etkinlik gibi değil, nisan ayının kültür sanat akışını birkaç gün boyunca doğrudan etkileyen büyük bir buluşma gibi çalışıyor.
Festivalin omurgasını Altın Lale Yarışması, Yeni Bakışlar ve Kısa Film Yarışması oluşturuyor. Altın Lale, yerli ve yabancı filmleri bir araya getirerek festivalin en görünür ve en prestijli hattını kurarken; Yeni Bakışlar, Türkiye'den ilk ya da ikinci uzun metrajını çeken yönetmenlere alan açıyor. Kısa Film Yarışması ise doğal olarak daha sıkı takip edenlerin yakından baktığı bölümlerden biri. Bu üçlü, festivalin yarışma tarafını taşıyor ama iş yalnızca bununla sınırlı değil. Çünkü İstanbul Film Festivali'ni İstanbul Film Festivali yapan şey biraz da yarışmaların etrafında açılan o geniş alan.
Programın geri kalanında N Kolay Galaları, Devriâlem, Genç Ustalar, Belgesel Kuşağı, Heyula ve Dünden Bugüne Klasikler bölümleri yer alıyor. N Kolay Galaları daha geniş izleyiciye seslenen, yıldız isimleri ve merak uyandıran yapımları öne çıkarırken; Devriâlem dünya sinemasının güncel ve güçlü örneklerini topluyor. Genç Ustalar, adından da anlaşılacağı gibi ilk ya da ikinci filmleriyle dikkat çeken yönetmenlere alan açıyor. Belgesel Kuşağı güncel meselelere, toplumsal dönüşümlere ve farklı gerçeklik biçimlerine bakan filmleri bir araya getirirken; Dünden Bugüne Klasikler restore yapımlar ve kült başlıklarla festivalin hafıza tarafını güçlendiriyor. Heyula ise tür sinemasına ve karanlık tonlara açılan ayrı bir koridor gibi çalışıyor. Kısacası bu yılın programı düz bir "festival seçkisi" gibi değil, farklı ruh hallerine göre dolaşılabilecek çok katmanlı bir harita gibi görünüyor.
Festivalin en sevilen taraflarından biri de yalnızca film izletmesi değil, insanı şehir içinde başka bir akışa sokması. Bu yıl gösterimler Beyoğlu'nda Atlas 1948 ve Beyoğlu Sineması'nda, Şişli'de CineWAM Premium City's Nişantaşı'nda, Kadıköy'de ise Kadıköy Sineması, Paribu Cineverse Nautilus ve Sinematek/Sinema Evi'nde gerçekleşecek. İKSV'nin mekân sayfasında ayrıca Borusan Müzik Evi ve Yapı Kredi Kültür Sanat da festival rotasında listeleniyor. Bu dağılım, festivalin yine yalnızca tek bir bölgede sıkışıp kalmadığını; iki yaka arasında gerçek bir sinema dolaşımı yarattığını gösteriyor. Sabah başka bir semtte başlayan günün akşam başka bir salonda bitmesi, film aralarında yapılan kısa molalar ve bir salondan çıkıp diğerine geçerken zihinde dönmeye devam eden sahneler... Festival deneyimi biraz da tam burada başlıyor.
Gösterim saatleri de festivalin klasik ritmini koruyor: 11.00, 13.30, 16.00, 19.00 ve 21.30 seanslarıyla gün neredeyse baştan sona sinemaya açılıyor. Sinematek/Sinema Evi'ndeki gösterimlerde yerlerin numarasız olması da seyir deneyimine o biraz daha "festival usulü" hissi ekliyor. Yani burada sadece "hangi filme gidelim" meselesi yok; biraz da hangi gün hangi yakada olacağın, iki film arasına ne sıkıştıracağın ve o küçük kişisel rota içinde kendine nasıl bir festival haritası çıkaracağın var. İstanbul Film Festivali'ni canlı tutan şeylerden biri de bu zaten: program kadar, programın şehirde nasıl yaşandığı.
Bu kadar geniş bir seçki söz konusu olunca festival programına tek tek bakmadan "tamam, ben hazırım" demek kolay olmuyor. Çünkü bazı yıllar bir iki film öne çıkıp geri kalanı onların gölgesinde kalabiliyor; ama bu yılki program biraz daha dağınık değil, tam tersine çok katmanlı bir ilgi yaratıyor. Yarışma filmleri kendi hattını kurarken gala seçkilerinde başka bir çekim alanı oluşuyor; belgeseller, genç yönetmenler ve klasikler de listeye girince ister istemez daha uzun bir bakış gerekiyor. O yüzden bu bölümde en doğru yaklaşım, filmleri tek bir potada eritmek yerine resmî programdaki bölümler üzerinden ilerlemek oluyor.
Festival programı bu kadar geniş olunca, doğal olarak insanın gözü ilk anda bazı filmlere daha hızlı takılıyor. Kimi yönetmeniyle, kimi yarattığı merakla, kimi de bölümünün içinden hemen sıyrılan atmosferiyle öne çıkıyor. Biz de 45. İstanbul Film Festivali seçkisinden, daha festival başlamadan ajandamıza aldığımız yapımları bir araya getirdik.

Ziya Demirel'in ikinci uzun metrajı En Güzel Cenaze Şarkıları, adıyla zaten merak uyandıran, içeriğiyle de o merakı boşa çıkarmayacak gibi görünen filmlerden. Emekli öğretmen Saadet ile internette tanıştığı Doktor Erol Ergüven etrafında şekillenen hikâye, ilk bakışta küçük ve kişisel bir yerden başlıyor gibi dursa da, kayıp, arzu, absürtlük ve taşan diyaloglar üzerinden daha tuhaf, daha katmanlı bir tona açılıyor. Dünya prömiyerini Tokyo'da yapan, Ankara Film Festivali'nden de ödüllerle dönen film, trajikomedi tarafını güçlü kuran işleri sevenler için festival seçkisinde özellikle dikkat çeken yapımlardan biri gibi duruyor.

Adıyla zaten ilk anda dönüp baktıran The Annesi Ninja, biçimsel tercihiyle de festival seçkisinde ayrı bir yerde duruyor. Sinan Yabgu Ünal'ın ilk uzun metrajı olan film, tek sekans ve gerçek zamanlı anlatımıyla teknik olarak dikkat çekiyor ama asıl merak uyandıran tarafı, bu yapının iki kişi arasında giderek büyüyen gerilime nasıl hizmet edeceği. Özge Gürel ve Fatih Gühan'ın taşıdığı hikâye, geçmişin gölgesini bugünün ilişkisine taşıyan, tatil fikrini de yavaş yavaş bir hesaplaşmaya dönüştüren bir çizgide ilerliyor gibi görünüyor. Psikolojik gerilimle trajikomik ton arasında gidip gelen yapısıyla The Annesi Ninja, Yeni Bakışlar bölümünde özellikle konuşulabilecek filmlerden biri gibi duruyor.

Memory, bazı yaraları büyük laflarla değil, hafızanın dağınık ve kırılgan haliyle anlatan filmlerden biri gibi duruyor. Vladlena Sandu, kendi çocukluğundan izler taşıyan bu hikayede, anne babasının boşanmasının ardından Kırım'dan Grozni'ye taşınan küçük bir kızın dünyasına dönüyor; ama asıl mesele yalnızca savaşın kendisi değil, onun bir çocuğun içinde bıraktığı iz. Belgeselle kurmaca arasında dolaşan film, travmayı gösterişli bir dille anlatmak yerine anılar, boşluklar ve duygular üzerinden kurduğu atmosferle etkisini artırıyor. O yüzden Memory, festival programında sessizce yaklaşıp sonradan akılda kalacak filmlerden biri gibi görünüyor.
45. İstanbul Film Festivali'nin klasiklere dönüp bakmayı seven tarafı bu yıl da en güçlü duraklarından birini Acı Hayat ile kuruyor. Metin Erksan'ın 1962 yapımı filmi, restore edilen kopyasıyla yeniden beyazperdeye dönerken mesele yalnızca nostaljik bir tekrar hissi yaratmak değil; Türk sinemasının hâlâ etkisini kaybetmeyen, duygusu ve yıldız gücüyle zamana direnen filmlerinden birini bugünün seyircisiyle yeniden buluşturmak. Türkan Şoray, Ayhan Işık, Nebahat Çehre ve Ekrem Bora'yı aynı hikâyede bir araya getiren Acı Hayat, festival programında özellikle dönüp bakılası yapımlardan biri gibi görünüyor; çünkü bazı filmler yıllar geçse de sadece hatırlanmıyor, yeniden izlenmeyi de gerçekten hak ediyor.

Silent Friend, ilk bakışta sakin görünen ama içine girdikçe katmanlanan filmlerden biri. Marburg'daki botanik bahçesinde duran yaşlı bir ginkgo ağacını merkeze alan film; 1908, 1972 ve 2020 arasında gidip gelen üç ayrı hikâyeyi doğa, hafıza ve dönüşüm duygusu etrafında buluşturuyor. Ildikó Enyedi'nin kurduğu dünya, iklim krizini ya da insan-doğa ilişkisini büyük ve gürültülü cümlelerle anlatmak yerine, daha dingin, daha şiirli ve neredeyse fısıldayan bir ton seçiyor. Léa Seydoux ve Tony Leung Chiu-wai'nin de bu sakin yapıya iyi oturduğu hissediliyor.

Bazen bir filmin asıl gerilimi büyük olaylarda değil, kısa süreliğine kurulmaya çalışılan o kırılgan mutluluk fikrinde saklı oluyor. Six Days in Spring de sanki tam oradan yaklaşıyor. Çocuklarına iyi gelecek küçük bir bahar kaçamağı yaratmak isteyen Sana'nın, her şey ters gidince eski eşinin ailesine ait villaya kimseye haber vermeden sığınması, hikâyeye daha en baştan hem duygusal hem de tedirgin bir ton veriyor. Joachim Lafosse bu kez aile içindeki kırılmaları yüksek sesle değil, geçici bir huzur arayışı üzerinden anlatıyor gibi görünüyor. O yüzden Six Days in Spring, festivalde dışarıdan sakin duran ama altında epey yoğun bir duygu taşıyan filmlerden biri olabilir.

İsimsiz Eserler Mezarlığı, festivalde özellikle merak uyandıran ilk filmlerden biri olmaya aday görünüyor. Melik Kuru'nun ilk uzun metrajı olan yapım, bir yandan bugünün İstanbul'unda ayakta kalmaya çalışan genç bir kadının hikâyesini anlatırken bir yandan da sanat dünyasına hafif alaycı, yer yer absürt ama tanıdık gelen bir yerden bakıyor. İdealist bir fotoğrafçının, para kazanma umuduyla kendini şehrin çetrefilli sanat çevresinin içinde bulması, filmi sadece bireysel bir mücadele hikâyesi olmaktan çıkarıp daha geniş bir hayal kırıklığı ve tutunma meselesine açıyor. Tallinn, Slamdance ve Sofya gibi festivallerin ardından İstanbul'da ilk kez seyirciyle buluşacak olması da İsimsiz Eserler Mezarlığı'nı, Yeni Bakışlar bölümünde özellikle dönüp bakılası yapımlardan biri haline getiriyor.

Yeni Bakışlar bölümünde yarışacak Aldığımız Nefes, daha ilk cümlesinden itibaren ağır bir duyguyu sırtlanan ama bunu abartılı bir yerden değil, daha sakin ve içeriden anlatan filmlerden biri gibi duruyor. Şeyhmus Altun'un ilk uzun metrajı olan yapım, kimya fabrikası patlamasıyla sarsılan bir kasabada, on yaşındaki Esma'nın gözünden felaket sonrası ayakta kalmaya çalışmanın neye benzediğine bakıyor. Çocuklukla büyümek zorunda kalmak arasındaki o sert çizgiye odaklanan hikâyesiyle film, yalnızca toplumsal bir arka plan kurmuyor; aynı zamanda kırılgan ama güçlü bir karakter portresi de vadediyor. Antalya, Kahire ve Ankara gibi festivallerden aldığı ödüller de düşünülünce, Aldığımız Nefes bu yıl seçkide özellikle merak uyandıran yerli yapımlardan biri.