Como Gölü'nde hayat, klasik otomobiller ve eski villalar etrafında oldukça yavaş akıyor. Como'ya bu yıl Concorso d'Eleganza için gittim. Göl çevresindeki dar yollar, eski villalar, tekneler ve etkinlik için bölgeye gelen otomobiller daha otele varmadan hissin bir parçası olmaya başlıyor. Gölün en etkileyici taraflarından biri bence coğrafyası. Gölü çevreleyen dağlar suya çok yakın ve oldukça dik yükseldiği için manzara bazen gerçek dışı gibi görünüyor. Como'nun o sinematik hissi biraz da buradan geliyor. İlk geceyi Villa d'Este'de geçirdim. Concorso'nun ilk günü benim için etkinliğin en keyifli kısmıydı sanırım. Otomobiller birer birer otele giriş yapıyordu; önde efsanevi Mercedes-Benz CLK GTR, hemen arkasında Enzo Ferrari'nin hayattayken onay verdiği son otomobil olan Ferrari F40... İnsanlar otomobillerin etrafında sakin şekilde dolaşıyor, sahipleri araçlarını kullanıyor ve etraftaki herkesle doğal sohbetler kuruyordu. Ertesi gün oluşacak büyük kalabalığın aksine çok daha sakin, samimi ve gerçekten otomobil kültürü etrafında şekillenen bir atmosfer vardı. Concorso d'Eleganza yalnızca nadir otomobillerin sergilendiği bir etkinlik değil. Katılan otomobiller; tasarım dili, dönemlerini ne kadar iyi temsil ettikleri, korunmuşluk seviyeleri, hikâyeleri ve restorasyon kaliteleri üzerinden seçiliyor.
O yüzden burada yalnızca "pahalı" otomobiller değil, gerçekten karakteri olan otomobiller görüyorsunuz. Bazılarında onlarca yılın izleri hissedilirken bazıları inanılmaz bir hassasiyetle restore edilmiş oluyor. Etkinlikte beni en çok etkileyen otomobillerden biri, beyaz bir 1963 Mercedes-Benz 300 SL Roadster'dı. Bechtel Classic Motors tarafından restore edilmişti. Arka kısmındaki kayak takımı detayı özellikle dikkat çekiyordu çünkü o dönemin Avrupa "grand touring" kültürüne güzel bir gönderme yapıyordu. Bazı otomobillerin 50 hatta 100 yıl boyunca bu kadar özenle saklanmış olması inanılmaz. Belki de klasik otomobillerin Como ruhuyla bu kadar uyumlu hissettirmesinin nedeni bu. Concorso haftasında ise bu ruh daha da belirginleşiyor. Buradaki otomobil kültürü, Monaco'daki hız ve gösteri hissinden ya da Saint-Tropez'deki daha görünür ve hareketli sosyal atmosferden biraz farklı; daha çok eski dünyanın zarafet ritüeli gibi. Bu yüzden etrafta gördüğünüz insanlar da klasik bir otomobil etkinliği kalabalığından çok, bir "Gentleman Driver" dünyasını çağrıştırıyor.
Sonraki günlerde Mandarin Oriental'de konakladım. Bir dönem İtalyan opera divası Giuditta Pasta'nın evi olan 19'uncu yüzyıl villalarının restore edilmesiyle oluşan otel, gölün en güzel noktalarından birinde yer alıyor. Her sabah otelin otoparkında Brabus'un yeni grand tourer modeli Bodo'yu görmek seyahatin sürprizlerinden biriydi. Hafta sonu boyunca etkinlik göl çevresinde farklı noktalarda devam ediyordu ama pazar günü sabahtan Villa Erba'ya geçtim. Etkinliğin son günü oldukça kalabalık ve hareketliydi. Genç katılımcı sayısı oldukça fazlaydı ama beni en çok etkileyen şey yaşlı insanlardı. Ellerinde telefon yoktu, fotoğraf çekmeye çalışmıyorlardı. Otomobillerin etrafında uzun uzun dolaşıyor, detaylara sessizce bakıyorlardı. Bir noktadan sonra otomobiller kadar onlara da hayranlık duymaya başladım. Muhtemelen kıyafetlerinden ve şapkalarından da etkilenmiş olmalıyım ki etkinlik çıkışı Cernobbio'da küçük bir şapkacı dükkânı dikkatimi çekti: Circe. Tessabit'in göl çevresindeki butiklerini özellikle seviyorum.
Daha önce Milano'da bulamadığım bazı tasarımcı parçalarına burada denk gelmiştim, bu ziyaretimde de beni şaşırtmadı. Butikler arasında dolaştıktan sonra otele dönmeden önce Via Regina boyunca göl kıyısını takip ederek Grand Hotel Tremezzo'ya ulaştım. Öğle yemeği bahane, asıl amaç göl kenarında biraz araba kullanmaktı. Via Regina aslında oldukça eski bir yol ve bugün hâlâ göl çevresindeki küçük Orta Çağ kasabalarının içinden geçiyor. Yolun bazı bölümleri o kadar dar ki iki aracın yan yana geçmesi bile zorlaşıyor. Özellikle eski villaların, taş yapıların ve dar sokakların arasından geçerken tempo doğal olarak yavaşlıyor. Yol boyunca küçük meydanlar, eski pastaneler, kısa kahve molaları verebileceğiniz sakin noktalar ya da göle açılan dar sokaklar çıkıyor karşınıza. Da Giacomo'yu Milano'ya gidenler zaten bilir, benim de uzun zamandır sevdiğim restoranlardan biri. Göl çevresinde her şey ilk bakışta aynı estetik dünyanın içindeymiş gibi görünse de detaylarda oldukça farklı karakterler var.
Bir yanda eski villalar ve klasik grand hotel kültürü, diğer yanda daha çağdaş ve minimalist yorumlar. Ama günün sonunda herkes aynı ritmin içinde... O yüzden Como'ya seyahat klasik anlamda bir "şehir gezisi" gibi hissettirmiyor. Daha çok belirli bir yaşam ritmine kısa süreliğine dahil olmak gibi... Uzun kahvaltılar, göl boyunca yapılan kısa araba yolculukları, öğleden sonrayı göl kenarında geçirmek, teknelerle bir noktadan diğerine geçmek, acele edilmeyen akşam yemekleri... Dört günlük kısa seyahatin sonunda aklımda kalan en güçlü şey göl çevresindeki hayatın sakinliği oldu. Burada hiçbir şey bağırmıyor...