Milano ile olan hikâyem aslında çok eskilere dayanıyor. İtalya'ya olan ilgim, İstanbul'da İtalyan Lisesi'nde okuduğum yıllarda başladı. O dönemde öğrendiğim dil, kültür ve yaşam biçimi zamanla hayatımın önemli bir parçası haline geldi. Bu bağ, kariyerimin erken dönemlerinde beni Milano'ya taşıdı ve Şanghay'daki Fudan Üniversitesi'nde yüksek lisans eğitimime başlamadan önce, Bocconi Üniversitesi bünyesinde lüks marka yönetimi üzerine eğitim alma fırsatı buldum. Şehri bir ziyaretçi olarak değil, gerçekten yaşayarak deneyimlemek, Milano ile kurduğum ilişkiyi çok daha özel bir noktaya taşıdı.
İlk seyahatlerimden itibaren Milano'nun enerjisi, estetik anlayışı ve tasarıma olan yaklaşımı beni hep etkiledi. Bugün ise yılın önemli bir bölümünü Milano'da geçiriyorum. İstanbul ve Milano arasında kurduğum bu yaşam, hem markam hem de yaratıcılığıma farklı bir perspektif kazandırıyor. Milano benim için büyük sürprizlerden çok, zamanla keşfedilen detayların şehri. Belki de bana en çok kattığı şey, hayatın keyfini acele etmeden çıkarmayı ve yavaşlamanın değerini hatırlatması oldu. Sabahları mümkün olduğunca güne erken başlamayı seviyorum. Haftada dört gün düzenli olarak Bootiful'da spor yapıyorum. Şehirdeki yoğun tempoya rağmen kendime ayırdığım bu zaman, günün geri kalanı için enerjimi topladığım bir ritüel haline geldi.
Öğle yemeklerinde ise kendimi çoğu zaman yıllardır severek gittiğim adreslerde buluyorum. Latteria, Milano'nun en karakterli ve zamansız mekanlarından biri. Pazar akşamlarımın vazgeçilmezi Le Specialità gerçek bir İtalyan klasiği hissi veriyor. Bice ise her ziyaretimde bana eski Milano'nun zarafetini ve ruhunu hatırlatıyor. Daha lokal ve sakin bir atmosfer aradığımda ise yolum çoğu zaman Ristorante Nuova Arena'ya düşüyor. Alışveriş söz konusu olduğunda Milano hâlâ Avrupa'nın en ilham verici şehirlerinden biri. Antonia yeni keşifler yapmak için ilk uğradığım adreslerden. Tivoli'de her zaman beklenmedik bir parça bulmak mümkün. Cabana Store ise yalnızca alışveriş yapmak için değil, ilham almak için de ziyaret ettiğim özel duraklardan biri.
Dekorasyondan objelere kadar her detayında farklı bir hikâye bulabiliyorsunuz. Ve tabii ki listenin sonunda küçük bir torpil var: Begüm Khan. Bazen en sevdiğim mağaza, kendi mağazam olabiliyor... Milano'da günün en sevdiğim saatleri ise aperitivo zamanı. Şehrin sosyal hayatını en güzel anlatan ritüellerden biri olduğunu düşünüyorum. Bar Basso'nun enerjisi ve karakteri bambaşka. Casa Cipriani ise her zaman zamansız bir şıklığa sahip. Uzun bir günün ardından arkadaşlarımla buluşup şehrin ritmini izlemek, Milano'da yaşamayı en keyifli kılan şeylerden biri. Milano ile kurduğum bağın en özel sonucu ise hiç şüphesiz Begüm Khan'ın ilk global mağazasını burada açmak oldu.
Yıllar boyunca severek vakit geçirdiğim, eğitim aldığım, kendimi ait hissettiğim bir şehirde markam için kalıcı bir adres yaratmak benim için çok anlamlıydı. Bir kadın girişimci olarak, İstanbul'da kurduğumuz ve büyük ölçüde kadınlardan oluşan güçlü ekibimizin kültürünü Milano'ya da taşımayı çok önemsiyordum. Bugün İtalya operasyonumuzda da aynı anlayışla ilerlemek, mağazanın kendisi kadar gurur duyduğum bir konu. Via Monte Napoleone'da mağazamızın kapısından her girişimde hâlâ aynı heyecanı hissediyorum.
İstanbul'da başlayan bir hayalin, dünyanın en önemli moda başkentlerinden birinde yeni bir sayfa açtığını görmek tarifsiz bir duygu. Belki de bu yüzden Milano benim için sadece yaşadığım ya da çalıştığım bir şehir değil. Her köşesinde ilham bulduğum, beni sürekli besleyen ve her dönüşümde yeniden keşfettiğim bir şehir...