Bazı çocuklar için arkadaş edinmek kolaydır. Kimle konuşacaklarını, oyuna nasıl gireceklerini, ne zaman geri çekileceklerini sezgisel olarak bilirler. Ama bazı çocuklar için bu yol o kadar da kolay değildir. Bir gruba dahil olmak, bir arkadaşlık başlatmak ya da sürdürmek zaman zaman oldukça zorlayıcı olabilir. Oyunda aktif rol almak yerine yaşıtlarını gözlemleyerek geçirirler zamanlarını çoğunlukla ya da hep aynı çocuklarla aynı oyunları oynamayı tercih ederler.
Ebeveyn seanslarında sık sık şu cümleyi duyuyorum: "Kendiliğinden gitmez diğer çocukların yanına, sen de gel, sen söyle der hep bana." İşte tam da bu noktada spor, çocukların sosyal dünyasında düşündüğümüzden çok daha güçlü bir kapı aralayabilir. Çünkü spor yalnızca fiziksel bir aktivite değildir. Aynı zamanda ilişkilerin, sınırların, iş birliğinin ve duyguların prova edildiği bir alandır. Winnicott'un tanımladığı anlamda bir "oyun alanı" gibi; çocuğun hem kendisi olabildiği hem de ötekiyle karşılaşabildiği güvenli bir ara mekân.
Psikanalitik bakış açısında çocukların ilişkileri çoğu zaman ortak bir deneyim üzerinden kurulur. Birlikte yapılan bir şey, çocukların birbirine yaklaşmasını kolaylaştırır. Bir çocuk yeni bir arkadaşla oturup sohbet etmekte zorlanabilir. Ama aynı çocuk bir basketbol topunun peşinden koşarken, aynı takımın formasını giyerken ya da bir pas vermek zorunda kaldığında çok daha doğal bir şekilde ilişki kurmaya başlar.
Spor, çocuklara şunu öğretir: "Ben tek başıma değilim. Birlikte hareket ettiğimizde daha güçlüyüz." Bu deneyim, özellikle arkadaşlık kurmakta zorlanan çocuklar için çok kıymetlidir. Çünkü ilişki, sözcüklerden önce bedende ve eylemde deneyimlenir.
Arkadaşlık, içinde hayal kırıklığı, rekabet, kıskançlık ve zaman zaman öfke de barındırır. Ve spor tam da bu duyguların güvenli bir şekilde yaşanabildiği bir alan yaratır. Bir çocuk oyunda kaybettiğinde hayal kırıklığıyla tanışır. Takım arkadaşı pas vermediğinde öfkelenebilir. Bazen yedek kalabilir. Bazen bir hatası yüzünden takım maçı kaybedebilir. Ama tüm bunlar bir ilişki bağlamında yaşanır.
Bu nedenle spor alanları çocukların duygularını düzenlemeyi ve başkalarının duygularını fark etmeyi öğrenmeleri için güçlü bir sosyal laboratuvar gibidir. Winnicott'un "tutma" (holding) kavramını hatırlatırcasına, iyi yapılandırılmış bir spor ortamı çocuğun zor duygularını dağılmadan deneyimleyebileceği bir çerçeve sunar.
Ergenlik döneminde arkadaşlıkların önemi daha da artar. Bu yaşlarda çocuklar aileden psikolojik olarak ayrışırken akran grubuna daha fazla yönelirler. Spor takımları bu dönemde güçlü bir aidiyet alanı yaratabilir. Bir takımın parçası olmak, bir formayı giymek, birlikte kazanmak ya da kaybetmek... Bunların hepsi ergenin kimlik gelişiminde önemli izler bırakır.
Ergen için bazen şu duygu çok değerlidir: "Ben burada önemliyim."
Bir pas verdiğinde takımın oyunu değişebilir. Bir koşusu maçın sonucunu etkileyebilir. Bu deneyimler, ergenin kendini değerli hissetmesine katkıda bulunur. Aynı zamanda "ben"in sınırları genişler ve yerini yavaş yavaş "biz" duygusuna bırakır.
Ve yine seanslarımda hep şöyle derim lisede okul çıkışı nerede takılalım diye konuşurken arkadaşları "Benim antrenmanım var ben gelemem desin." Bir yudum al bir şey olmaz diye teklif edilen zararlı içecekleri "Yarın maçım var, içemem." diye reddetsin isterim.
Burada küçük ama önemli bir parantez açmak isterim. Sporun çocuklar için sosyal gelişim alanı olabilmesi için yalnızca rekabet odaklı olmaması gerekir. Bazı çocuklar yarışmacı ortamlarda kendilerini geri çekebilir. Bu nedenle sporun eğlence, oyun ve keşif boyutunun korunması önemlidir.
Çocuğun hangi sporla ilgilendiği kadar, o sporu nasıl bir atmosferde yaptığı da önemli elbette. Destekleyici bir antrenör, kapsayıcı bir takım kültürü ve çocuğun kendini güvende hissettiği bir ortam... Bunların hepsi arkadaşlıkların filizlenmesini kolaylaştırır.