Zamansızlık çizgisinde, zamansız bir oyuncuyla, tarihin köklü geçmişiyle ikonik bir mekânda... Zerrin Tekindor ile Çırağan Sarayı'nda, teatral bir hayalin tam da merkezindeyiz. Onu dinlerken ya da kadrajın içindeki o sarsılmaz duruşunu izlerken; her bakışının, her tavrının ve canlandırdığı her karakterin ne kadar yüksek bir zihinsel süzgeçten geçtiğini hissediyorsunuz. Sahnede yarattığı güçlü duruş; hayata bakışındaki felsefi ama bir o kadar da içten sadelikle tamamlanıyor.
Adeta sahnede olmak için yaratılmışsınız. Rolün içine girerken bu kadar 'oraya ait' görünmek, içgüdüsel bir teslimiyet mi yoksa arka planda hiç durmayan bir zihinsel inşa mı?
Bir karakteri oluştururken tecrübenizi, bilginizi, duygularınızı seferber ediyorsunuz. Yapabildiğimi iddia edemem hala çünkü bunun binbir türlü yolu var. Ben kalpten neye inanıyorsam onu ortaya koyuyorum, tıpkı hayatta olduğu gibi. Çünkü ben zaten böyle yaşıyorum. Provalarda yönetmenle, rol arkadaşlarımla birlikte neyi doğru buluyorsak, neye karar veriyorsak, yol o oluyor. Zaten hep birlikte "Evet, bizim için bu oldu" diyene kadar çalışıyoruz. O noktaya geldikten sonra da başka bir şeyin pek önemi kalmıyor. Benim için önemli olan, aynı kalitede, aynı seviyeyi koruyarak oyuna devam edebilmek oluyor.
Bir yandan Toz hala devam ediyor ve oldukça etkileyici. Satıcının Ölümü diğer yandan bambaşka bir güçlü performansa alan açıyor. Şimdi yeni bir oyuna daha hazırlanıyorsunuz. Nasıl bir dönemdesiniz?
Evet, tiyatroyla iç içe, oldukça yoğun bir dönemden geçiyorum. Ama Devlet Tiyatrosu'ndayken de aynı sezonda birkaç farklı oyunda oynadığım çok olmuştur. Tabii o zaman daha gençtim, her şey biraz daha kolaydı... Umarım bu yoğunluk beni çok fazla zorlamaz. Ama çok renkli, sevdiğim işi yaparak geçirdiğim, benim için çok güzel bir dönem.
Özellikle Toz'da sahnede yaratılan o anlık illüzyonla zaman adeta duruyor. Bu yalnızlık anında, izleyicinin kolektif nefesiyle kendi iç sesiniz buluştuğunda zihninizde nasıl bir diyalog dönüyor?
Oyun her zaman seyirciyle kurulan bir ortaklık aslında. O yolculuğu birlikte yapıyoruz. Onun için sahnede seyirciyle kurduğum o buluşmayı, o bağı çok önemsiyorum. Özellikle Toz gibi tek başınıza sahnede olduğunuz bir oyunda seyircinin varlığını, nefesini, sessizliğini çok daha güçlü hissediyorsunuz. Ve ben Toz seyircisinin altı sezondur bu yolculuk boyunca elimden tuttuğuna gerçekten eminim. Bu da benim için çok değerli.
Bir role hazırlanırken onun sadece sözlerine değil; duruşuna, stiline ve hatta seçtiği mücevhere kadar giden o görünmeyen ruh haritasını nasıl çiziyorsunuz? Belki şu anda yeni hazırlandığınız rolden yola çıkarak buna yanıt verebilirsiniz...
Aslında o karakter, neye ihtiyacı olduğunu, nelerin ona ait olduğunu provalar sırasında size yavaş yavaş söylüyor. Siz karakterin ruhuna yaklaştıkça, onu tanımaya ve anlamaya başladıkça her şeyin kendiliğinden üst üste konduğunu görüyorsunuz. Duruşu, yürüyüşü, kostümü, takıları, hatta en küçük ayrıntılar bile zamanla yerini buluyor.
Bugüne dek canlandırdığınız karakterlerle dolu bir odaya girseniz önce hangisine sarılırdınız? Kulağına ne fısıldardınız?
Hepsine sarılırdım. Her birinin bende ayrı bir yeri, ayrı bir izi var tabii. Ama ben onların kulağına bir şey fısıldamazdım. Onlar bana bir şey fısıldasın isterdim. Zaten oyunculuk da biraz böyle bir şey, karaktere kendi söylemek istediklerinizi söylemekten çok, onun size ne anlattığını duyabilmek ve duyurabilmek.
Kendi hayat oyununuza baktığınızda; bugün hangi perdedesiniz ve o sahnede nasıl bir ruh haliyle duruyorsunuz?
Hayat bir oyunsa eğer, bence tek perdelik bir oyun. Antrakt yok, durmadan devam ediyor. O oyunun neresindeyim, ortasında mıyım, sonuna mı yaklaştım, ben de bilmiyorum. Ama bunu çok da düşünmüyorum açıkçası. Yaşamaktan zevk alıyorum, umutluyum. Yeni bir şeyler yapmak, yeni şeyler öğrenmek hâlâ ne güzel ki beni heyecanlandırıyor. Yapmak istediğim şeyler var ve enerjimi, hevesimi onlara vermekten mutluluk duyuyorum. Hayatın bana daha neler göstereceğini, neler getireceğini merak ediyorum. Şimdilik böyle bir ruh halindeyim ve bundan da memnunum. Oyunun devam ediyor olması güzel.
Bir kadın ve bir sanatçı olarak, herkeste yarattığınız bu 'güçlü kadın' algısının zaman zaman taşınması ağır bir yüke dönüştüğünü hissettiğiniz oluyor mu?
Güçlü kadın algısı mı yaratıyorum herkeste? Açıkçası hiç böyle düşünmedim. Ben sadece hayatımı inandığım gibi yaşamaya çalışıyorum. Bunun dışarıdan böyle algılanması elbette güzel ama ben kendime böyle bir tanım hiç yüklemedim. Dolayısıyla bir ağırlık da hissetmiyorum. Hepimiz gibi benim de güçlü olduğum, zorlandığım, yorulduğum zamanlar var. Bunların hepsi hayatın içinde.
Sizi bir senaryoda ya da metinde öncelikle neyin etkilediğini söylersiniz?
Özgün olması, yaratıcı olması, hiç akla hayale gelmeyen fikirlerle dolu olması, sıradanlıktan uzak durması... Anlatım biçimi, ritmi, dili, beni şaşırtabilmesi... Bütün bunlar çok önemli benim için. Yani aslında senaryonun ta kendisi. İyi yazılmış, kendine özgü bir dünyası olan, okurken beni heyecanlandıran bir metinle karşılaşmak her zaman çok değerli ve maalesef çok sık rastladığım bir şey değil.
Angelina Jolie, "Maria" filmindeki performansının ardından verdiği bir röportajda "Yaş aldıkça daha iyi işlere imza attım" demişti. Oyunculuk konusunda siz katettiğiniz yolu nasıl tarif ediyorsunuz?
Buna katılmıyorum açıkçası. Gençken enerjiniz, sesiniz, yaratıcılığınız çok daha kuvvetli oluyor. Yaş aldıkça her şeyi daha fazla didiklemeye, daha çok tahlil etmeye başlıyorsunuz. Hatta bazen kendi kendinize zorluk çıkarıyorsunuz. Gençliğin, o yeni olmanın ve henüz bilmemenin verdiği cesaret zamanla azalıyor. Yerini daha sorgulayan, daha didikleyici bir zihin alıyor. Elbette yılların getirdiği bir tecrübe var ama bunun her zaman daha iyi oyunculuk anlamına geldiğini düşünmüyorum. Umarım ben daha iyi işler çıkarıyorumdur ama yaşınız büyüdükçe yeteneğiniz de kendiliğinden büyümüyor.
İlk oyunculuğa başladığınız günü bugün nasıl hatırlıyorsunuz? Son sahneye çıktığınız an ile birlikte düşündüğünüzde ilk günden son güne olan ışınlanma sırasında nasıl bir duygu kaplıyor içinizi?
Kim bilir ne saçmalıyordum ilk başladığım zamanlarda. İyi ki hiçbirinin kaydı yok, iyi ki birkaç fotoğraf dışında elimizde pek bir şey kalmamış. Yoksa izleyip "Bu ne rezalet!" diye kendime çok kızardım herhalde. Tabii şimdi böyle söylüyorum diye bugün yaptığım her şeyin mükemmel olduğunu düşündüğüm anlaşılmasın. Doğru duyguyla, bilindik olmayan, kendine özgü, özel bir şeyler yapmaya gayret ediyorum. Aslında bütün derdim, canlandırdığım karakterin derdini doğru anlatabilmek.
Juliette Binoche sanatın ve yaratıcılığın özünü alçakgönüllülüğe ve sezgilere kayıtsız şartsız güvenmeye bağlıyor. Sahnede, tuvalin başında ya da hayatın kendi akışında; Zerrin Tekindor olarak sezgilerinize tamamen teslim olduğunuz ve o 'alçakgönüllü gerçekliği' yakaladığınız anlar en çok ne zaman yaşanıyor? Sizce de sanat aslında egonun ötelendiği o alçakgönüllü anlarda mı doğuyor?
İnsanın kendi kendine en dürüst olduğu yerde çiçekler açıyor zaten. Kendi sınırlarını bilmek, neyi ne kadar zorlayabileceğinin farkında olmak, kendine bir hedef koyup oraya doğru gitmek... Bunların hepsi iyi niyetle, dürüstlükle yapılan şeyler. Egonun zerre kadar işi yok burada. Alçakgönüllülük de zaman zaman bir çaba gerektirebilir belki ama ben öyle bir çaba da harcamıyorum açıkçası. Çünkü "Ben alçakgönüllüyüm" demek bile biraz kendini övmek gibi geliyor bana. O yüzden kendim için böyle bir şey söyleyemem. Ben sadece yaptığım işe ve kendime karşı dürüst olmaya çalışıyorum. Bence önemli olan da bu.
Catherine Deneuve'den Isabelle Huppert'e, zamansızlığı yakalamış ikonik kadınların ortak noktası zamanla savaşmak yerine onun derinliğini giyinmeleri belki de. Zamanın size giydirdiği bu olgunluk ve zarafet kumaşı içinde kendinizi en çok ne zaman 'tam ve özgür' hissediyorsunuz?
Aslında kendimi bireysel olarak gayet özgür hissediyorum. Kendi hayatımda, kararlarımda, yapmak istediklerimde özgürüm. Ama sanat dünyası açısından aynı şeyi söyleyemem. Sanatçı olarak tam anlamıyla özgür olduğumu hiç düşünmüyorum. Çünkü sanatın içinde bulunduğu koşullarla, benim sanattan anladığım, yapmak istediğim şeyler her zaman örtüşmüyor. Onların müfredatıyla benimki pek uymuyor diyeyim. Dolayısıyla kendi içimde hissettiğim özgürlükle, sanat yaparken karşılaştığım gerçekler arasında bir fark var.
Provası olmayan bir rol annelik. Peki tiyatro sahnesinde ya da set ortamında oğlunuz Hira'yla bir araya geldiğinizde, o anne-oğul bağı yerini nasıl bir yönetmen-oyuncu ortaklığına bırakıyor? Aynı sanatsal dili konuşmak sizi nasıl besliyor?
Aslında o sınırı benden çok oğlum koyuyor, daha net çiziyor. Yapılan işten midir nedir bilmiyorum ama provalarda ben de onu oğlum Hira olarak görmüyorum. Bir yönetmen olarak ondan alabileceğim her şeyi almak, bana fikir vermesini, yol göstermesini, yardımcı olmasını bekliyorum. Ve bütün bunların karşılığını da alıyorum ki onunla çalışmak hala bana çok büyük zevk veriyor. Birlikte bir şey üretmek, aynı işin içinde olmak çok güzel. O sırada anne-oğul olmaktan çok, aynı işe emek veren iki insan oluyoruz. Bence bunun en güzel tarafı da bu.
Bugüne dek okuyup en etkilendiğiniz kitap hangisiydi? Ya da izlediğiniz bir film, tiyatro, sanat eseri... Bir kitap okudum ve hayatım değişti minvalinde aklınıza gelen bir eser var mı?
Hayatımda gördüğüm en çok kitap okuyan kişi annemdi. Öyle bir evde büyüdüm zaten. Çok fazla çocuk kitabım vardı. Okul kütüphanesinde Millî Eğitim Bakanlığı'nın yayımladığı ince tiyatro metinleri vardı. Oscar Wilde'ın "Lady Windermere'in Yelpazesi" ya da Moliere'in "George Dandin" metni... Onları çok küçük yaşlarda okuyup ne kadar etkilendiğimi hatırlıyorum. Bir şey okurken hep kafamda dekorunu, kostümünü tasarlardım. Karakterler, mekânlar, sahneler gözümde canlanırdı. Sanırım bu yüzden tiyatro metni okumayı en başından beri çok sevdim. Tek bir kitap hayatımı değiştirdi diyemem ama o yaşlarda okuduğum oyunların, hayal dünyamda çok önemli bir yeri olduğunu söyleyebilirim.
Sizin için şu sıralar en büyük lüks nedir?
Ailem. İstediğim zaman onları arayıp seslerini duyabilmek, birlikte planlar yapabilmek... Sevdiğim arkadaşlarımla bir araya gelmek, onlarla güzel zaman geçirmek. Sağlıklı olmak, sevdiğim işi yapmaya devam edebilmek... Aslında bütün bunlar hayatın en kıymetli şeyleri. Benim için en büyük lüks de bunlara sahip olmak ve bunların tadını çıkarabilmek.
Birçok kişi, mutluluğun bir tutum ve seçim olduğuna inanıyor. Sizce de mutluluk, yaşadığımız koşullardan bağımsız olarak içsel bir karar mı?
Yaşadığımız koşullara bakarsak mutsuz olmak için o kadar çok üzücü, o kadar çok adaletsiz şey var ki... O yüzden mutluluğun koşullardan tamamen bağımsız bir seçim olduğunu düşünmüyorum. Ben güzel bir şey duyduğumda çok mutlu oluyorum. Ülkemizin sporcularının başarıları, bilim alanında elde edilen güzel sonuçlar, bir hayvanın kurtarılması, iyi durumda olması... Bunların hepsi beni gerçekten çok mutlu ediyor. Ama tam tersi de geçerli. Adaletsiz, vicdansız bir şey gördüğümde çok üzülüyorum, âdeta yere yapışıyorum. Dolayısıyla benim mutluluğum etrafımda olup bitenlerden bağımsız değil. Güzel şeylere ne kadar seviniyorsam kötü şeylerden de o kadar etkileniyorum.
Huzurlu anlar yaratmak adına son dönemde keşfettiğiniz kaçış rotalarınız, inziva duraklarınız ya da kendinize açtığınız farklı yeni alanlar var mı?
Aslında ben hayatı zaten biraz öyle yaşıyorum. Kendimle baş başa kalmayı, kendi kendime vakit geçirmeyi çok severim. Resim yapmak, iyi müzik dinlemek, güzel bir film izlemek, yürümek, yürürken düşünmek... Huzur bulmak için özellikle bir yere kaçmaya ya da yeni bir alan yaratmaya ihtiyaç duymuyorum. Sevdiğim şeylerle ilgilenmek, kendi dünyamda vakit geçirmek benim için zaten başlı başına bir mutluluk. O yüzden bunlar son dönemde keşfettiğim şeyler değil, hep hayatımın içinde olan, beni mutlu eden alışkanlıklar.
Sizin mücevherlerle ayrı bir bağınız olduğunu görüyoruz. Bu stil meselesinden öte bir anlam taşıyor gibi görünüyor. Sizin için mücevher karakterinizin bir parçası mı mesela ya da o zamansız auranızı tamamlayan küçük birer sanat eseri mi?
Mücevher bir takım pahalı takılar, taşlar değil bence. Onların her biri birer dünya, her biri bir sahnelenmiş oyun. Öyle mücevher ustaları, öyle sanatçılar var ki yaptıkları şeyler gerçekten inanılır gibi değil. Küçücük bir parçanın içinde koskoca bir dünya kurabiliyorlar. Bazen bir mücevhere baktığınızda adeta küçük bir heykel, başlı başına bir sanat eseri görüyorsunuz. Beni etkileyen de daha çok bu tarafı. O incelik, yaratıcılık, işçilik ve hayal gücü.
Röportaj: Filiz ŞEREF KULU
Fotoğraf: Eylül EZİK
Styling: Tuğçe KILINÇLI
Saç: Ferit BELLİ
Makyaj: Elçin MUTLU
Saç-makyaj: Murat Akbulut
Styling asistanı: Rüya TEKÇE
Fotoğraf asistanı: Eren KANDIRA, Hamza Kazım ESEN
Prodüksiyon: Cansu KARAKUŞ, Zeynep GÜLALP
Video: Ardan Can Güngör, Onur KARAKUŞ
Tüm mücevherler için Sevan Bıçakçı'ya ve mekan için Çırağan Palace Kempinski İstanbul'a teşekkür ederiz.