Hepimiz annesinin muhteşem bir süper model olduğu ve bu konuda şanslı bir genetiğin insanın yolunu aydınlattığına emin olabiliriz ancak Kaia Gerber'ın anneden şanslı yanına kendi tavrını eklemezsek de sanki biraz haksızlık etmiş olacağız. Her şeyin bir soyaddan gelmediğini anlayacak bir çağdayız ve Kaia'nın küçük yaşından itibaren duruşuyla kendi özgün tavrını yarattığına şahidiz; onu Gigi ya da Kendall gibi büyüklerinden bir adım öne çıkaran yanının magazin dünyasına olan mesafesi olduğunu bilerek.
Türkiye'de model kavramına son yıllarda uzak kalmamızın nedeni Z kuşağından model göremememizken; Los Angeles'ta, süpermodel Cindy Crawford ile iş insanı Rande Gerber'ın çocuğu olarak büyüyen Kaia için moda dünyası hiçbir zaman uzaktan seyredilen gizemli bir evren değildi, olamazdı da. Yine de onun çocukluğu yalnızca fotoğraf çekimleri ve kırmızı halılardan oluşmuyordu. Devlet okuluna gitti, koroda şarkı söyledi, dans etti, yerel tiyatro oyunlarında sahneye çıktı ve New York ziyaretlerinde ailesini Broadway müzikallerine götürmeleri için ikna etti. Bugün oyunculuğa yönelmesi bu nedenle ani bir rota değişikliğinden çok, yıllardır bekleyen başka bir merakın doğru zaman ve doğru yerde gün yüzüne çıkması gibi.
Gerber'ın podyumla gerçek anlamda tanışması 2017 yılının Eylül ayında, henüz 16 yaşına basalı yalnızca dört gün olmuşken gerçekleşti. Raf Simons'ın Calvin Klein İlkbahar/Yaz 2018 defilesindeki yürüyüşü, modanın yeni bir soy ağacı hikâyesi bulduğunu ilan ediyordu. Üstelik Calvin Klein, 1990'larda Cindy Crawford'ın kariyerini şekillendiren markalardan biriydi. Kaia'nın da aynı marka için podyuma çıkması neredeyse mükemmel bir popüler kültür anı olarak aklımıza kazındı: Bir dönemin süpermodeli sahneden çekilirken, yeni kuşak onun silüetini çağrıştıran ama bambaşka bir enerji taşıyan kızıyla tanışıyordu.
Ardından Saint Laurent, Prada, Chanel, Miu Miu, Fendi, Versace, Marc Jacobs ve Alexander Wang gibi modaevleri geldi. Kaia yalnızca annesine benzerliği sayesinde ivme kazanmış bir genç model olmaktan hızla çıktı; sakin yüz ifadesi, kontrollü yürüyüşü ve fotoğraf karşısında aniden değişebilen enerjisiyle sektörün en yoğun çalışan isimlerinden biri olarak adını sektöre kazıdı. Marc Jacobs'ın onu "kaosun ortasındaki sakinleştirici" olarak tarif etmesi boşuna değildi; çünkü günlük hayatta ne kadar içine kapanık görünse de Kaia, kamera açıldığında tüm ışığı üzerine çekme ve kendisini kadrajın merkezinde tutabilme becerisine sahipti.
Elbette Kaia, "nepo baby" tartışmasının en kusursuz örneklerinden biri. Annesine hem genetik hem kariyer anlamında benzerliği, doğduğu andan itibaren altın tepsiyle eline aldığı bağlantıları, sektör bilgisi ve yaratıcı çevresini inkâr edemeyiz. Gerber da sahip olduğu ayrıcalığı reddetmediğini; özellikle annesi gibi güvenilir bir bilgi kaynağına ve danışabileceği birine sahip olmanın en büyük şanslarından biri olduğunu gururla söylüyor. Bu farkındalık, etiketi ortadan kaldırmıyor fakat ayrıcalıklı konumuyla kurduğu ilişkiyi daha dürüst kılıyor.
Cindy Crawford'ın aktardıkları ise gösterişli kariyer sırlarından çok, iş ahlakının temel kuralları: İşine zamanında gelmek, setteki insanların isimlerini öğrenmek, herkese iyi davranmak ve hızla geçen anıları kaydetmek. Kaia'nın anlattığına göre annesi hiçbir zaman kendi hayatını çocuklarının kariyerleri üzerinden kanalize eden bir "stage mom" olmadı. Tavsiye vermek için önce sorulmasını bekledi; sorulduğunda ise duyması zor olsa bile dürüst cevaplar verdi. Kaia'nın annesine duyduğu hayranlık, rekabetten çok minnet üzerine kurulu. Hatta kendisini Crawford'a benzetenlere, annesi kadar güzel görünmediğini düşündüğünü söyleyerek bunun alabileceği en büyük iltifatlardan biri olduğunu anlatıyor ve bizleri de bu mütevazı tavrıyla kendisine hayran bırakıyor.
Kaia Gerber'ın moda tavrı, Z kuşağının doğasının getirdiği yenilikçilik talebine rağmen şaşırtıcı biçimde sakin. Büyük logoların, mikro trendlerin ve fazlasıyla tasarlanmış görünümlerin yerine üzerine dikilmiş gibi duran jean'ler, maskülen ceketler, ince askılı elbiseler, babetler, küçük hırkalar ve zamansız siyah parçalar geliyor.
1990'ların minimalizmi ve Cindy Crawford'ın süpermodel yılları kendi stilini inşa ederken kullandığı belirgin referanslar. Ancak Kaia hiçbir referansı ya da ilhamı kostüm gibi taşımıyor. "Quiet luxury" henüz sosyal medyanın favori estetiklerinden biri değilken de aynı sade çizgide giyiniyordu. Yeni dizisi "The Shard"s tanıtımında karakterinin gösterişli 1980'ler estetiğini kırmızı halıya taşımak yerine kendi minimal diline sadık kalması da bu netliğin göstergesi. Modayı rolün uzantısına dönüştürmektense, rol ile kişisel kimliği arasına bilinçli bir mesafe koyuyor ve bunu da en "Kaia" halinde yapıyor.
Kaia'nın kamera önündeki ilk deneyimi aslında podyumdan önce, 2016 yapımı Sister Cities filmiyle geldi. Ancak oyunculuğu ciddi bir ikinci kariyere dönüştürmesi American Horror Stories ve American Horror Story: Double Feature dizileriyle başladı. Babylondaki kısa görünümünün ardından Emma Seligman'ın kültleşen lise komedisi Bottomsta kusursuz görünen fakat beklentileri tersyüz eden Brittany karakterini canlandırdı. Palm Royale, Saturday Night ve Overcompensating ise onun özellikle komediye, absürt karakterlere ve kendi imajıyla dalga geçebileceği anlatılara duyduğu ilgiyi organik bir şekilde kanıtladı.
Şimdi bu yolculuğun merkezinde, Bret Easton Ellis'in romanından uyarlanan Ryan Murphy dizisi The Shards var. 1980'lerin Los Angeles'ında geçen yapımda Susan Reynolds adlı popüler bir ponpon kızı canlandıran Gerber, kendisine yıllardır yapıştırılan "güzel ve ayrıcalıklı genç kadın" imgesini bir kez daha karakter malzemesine dönüştürüyor. Üstelik oyunculuğu, kariyeri duraksayan bir ünlünün mutlak hobisi olarak görmüyor; konservatuvar eğitimi, hareket koçları ve setlerde kendi sahnesi olmadığı zamanlarda dahi çekimleri izleyerek kamera düzenlerini öğrenmesi de bu kariyer değişimin altını sağlamlaştıran kararlarından. Carol Burnett'ın onu "sünger gibi" gözlemleyen biri olarak tanımlaması, yönünün geçici olmadığını düşündürüyor.
Kaia Gerber'ı bir Gen Z "It Girl" yapan şey yalnızca ne giydiği, kimin kızı olduğu ya da kimlerle görüntülendiği olsaydı, gerçek bir "It Girl" olmaktan fazlasıyla uzak kalırdı. Kendi kurduğu kitap kulübü "Library Science" aracılığıyla az bilinen yazarlara alan açması, popüler kültürün yüzeysel beklentileriyle oyun oynaması ve kendisini tamamen tüketmeden görünür kalabilmesi; onu kuşağının diğer ünlü modellerinden, hatta diğer "nepo baby"lerinden ayırıyor. Bugün "It Girl" olmak yalnızca fotoğraflanmak, çok konuşulmak ya da arkasındaki dev ekip sayesinde trendlere yön vermek değil; neyi göstereceğini, neyi kendine saklayacağını ve üzerine çevrilen bakışların yönünü nasıl değiştireceğini de bilmek demek. Kaia'nın asıl gücü de doğduğu günden beri kendisini takip eden bakışları inkâr etmek yerine, onların yönünü kendi eliyle değiştirip ve miras aldığı görünürlüğü giderek yalnızca kendisine ait bir hikâyeye dönüştürebilmesi.