Yelda İpekli / yeldaipekli@gmail.com
1863 yılında usta yazar Jules Verne belki de eserlerinin içinde en fazla tutkuyla bağlanacağı romanının büyüsünde kayboldu. Romanın konusu 20’nci yüzyılda yaşanacak bir Paris tasviriydi. Bence çağımızın en iyi gelecek bilimcisi Jules Verne’in tanrısal temalarla destekleyerek geliştirdiği bir başka kehanetiydi. Ne yazık ki; (Kim bilir, belki de zamanı doğru olmadığından…) el yazısı eser tarihin gizemi içerisinde kayboldu. Tam 130 yıl sonra torunlarından biri, tamamen şans eseri el yazısının izine eski bir kasada ulaşıncaya kadar roman kendi gizemini yaşadı. Jules Verne ki sadece bir yazar, bir hayalperest değil, eserlerinde ayrıntılarıyla tarif ettiği buluşların ve makinelerin o sıralarda gelişmekte olan Avrupa sanayisi ve teknolojisine ilham kaynağı olduğu düşünülen biridir. Bu yüzyılda yaşasaydı muhtemelen fütürist olarak tanımlanacaktı. Bu yüzden ben de Jules Verne’i hep bir yaşam tasarımcısı olarak görmüşümdür. Aynı Leonardo Da Vinci, Mozart, Zaha El Hadid, Tom Peters, Henry Dreyfuss ve Almodovar gibi...
İsveç Hükümeti’nin 1998 yılında “herkes için tasarım” mottosuyla ortaya koyduğu kanun ile tasarım felsefesi ilköğretim itibariyle okullara konuldu. Ve ihtiyaca yönelik her şeyin daha ergonomik, daha fonksiyonel ve daha zevkli olması kriterleriyle birlikte ele alınması gerekliliğini yönetim kadrolarına kadar empoze etti.
Günümüzün iş fikirlerine bakınca sokaktaki insana ve hayat dinamiklerine göre tasarlandığını görüyorum. Haydi şimdi birey olarak masamızı, evimizi, çekmecelerimizi tasarlayarak güne başlayalım mı? İlişkilerimizi, prensiplerimizi ya da herhangi bir prensip edinmemeyi tasarlayalım mı? Bir sanatçı duyarlılığı ile hayata yaklaşalım mı?