Sahnelenmeye başladığı ilk günden bu yana kapalı gişe oynayan, Çağan Irmak'ın yazıp yönettiği ilk tiyatro oyunu "Palamut Zamanı", sosyal medyanın linç kültüründen yalnızlığa uzanan çarpıcı yüzleşme hikayesini tiyatroseverlerle buluşturmaya devam ederken, başroller Ayda Aksel ve Alina Boz ile bir araya geldik. Röportajın tamamını ALEM YouTube kanalından izleyebilirsiniz.
Ayda Aksel ve Palamut Zamanı'nın 16'ncı temsiline kadar gelen süreçte, "Tiyatro bir kez yaşanır" hissi sizde neler uyandırıyor?
Ayda Aksel: Daha yeni başladık; 16 oyun hiçbir şey çünkü. Yolculuğumuz bize de gösterecek bundan sonra neler göreceğiz ama tabii ki ilk oyundan başlayarak hep yeni bir yolculuk hep yeni bir heyecan, yeni bir şekillenme. Bu tamamen seyirciyle olan bir şey. Sizin o gün seyirciyle kurduğunuz elektrikle bağlantılı... Onun size verdiği duygu, sizin onlara verdiğiniz duygu, sizin genel olarak modunuz gibi şeylerin de etkisiyle hepsi farklı bir şekilde gidiyor.
Alina Boz: Tabii Ayda Abla için 16 yolun başı ama ben artık "Vay be, 16'ncı oyunu oynuyoruz" diyecek bir seviyeye geldim. Her oyunda yeni bir şey keşfettiğim oluyor. Benim için çok yeni bir alan, çok yeni deneyimlediğim bir şey. Ama burada olduğum için, Ayda Abla ile olduğum için, çok tatlı bir ekibin içinde olduğum için de aşırı mutluyum. Heyecanım her oyun devam ediyor. Üç saat sonra oyunumuz var ve şu an bile çok heyecanlıyım.
O ilk sahnede; Ayda Aksel'in varlığı sizin için "Hata yapmamalıyım" dedirten bir baskı mıydı, yoksa her düştüğünüzde sizi tutacak güvenli bir liman mı?
A.B.: Aslında sorunun içinde cevabı da var bir yandan. Tabii ki ilk başta "Aman hata yapmayayım" dediğimiz bir prova süreci geçirdik. Şu anda da artık daha çok eğlendiğimiz bir sürece geçtik.
Sahnede Alina ile göz göze geldiğinizde; onun taze enerjisi size kendi yolculuğunuzdan birini ya da "Ben bu duyguyu bir yerden tanıyorum" dediğiniz bir anıyı hatırlatıyor mu?
A.A.: Sahnede konsantre olmuş oynarken böyle bir şey olmuyor. Yani Alina'nın bir bakışı, onun heyecanındaki bir değişiklik, o gece onun durumundaki farklılık ya da birdenbire diyelim sesini daha yükselterek o repliği söylemesi... Bütün bunlar sadece oynadığı Burcu karakterinin içinde "Yeni bir şey mi keşfetti?", "Yeni bir şey mi deniyor?" ya da "Bu gece böyle bir etki altında mı?" diye Burcu karakterine bakış açım...
Kameranın o korunaklı, "Tekrar alabiliriz" diyen dünyasından çıkıp tiyatronun geri dönüşü olmayan sert zeminine basmak nasıl bir duygu?
A.B.: Sahneye adım atmadan önce tabii çok büyük bir heyecan vardı. Ama o ilk adımımı attığımda, anda olmayı ve Burcu'ya odaklanmayı düşündüm hep. Dizi dünyasında uzun zamandır var olduğum için, orası çok bilindik bir yer. Ne yaptığımı, nasıl adım attığımı çok iyi biliyorum. Evet, burası çok yeni bir heyecan, çok başka bir dünya. Her şey çok biricik ve tek an var burada. Bunun keyfini çıkarmaya çalışıyorum aslında. Gerçi şu dönemde Türk dizilerinde de her şey çok hızlı gelişiyor ve kamera senin için bir saatte çekeceği sahneyi dört saatte çekmiyor. Yine öncesinde hazırlıklı ve ne yaptığını bilir halde gitmen gerekiyor sete. Burası sadece daha sıcak bir yer galiba. Daha böyle sarıp sarmalayan, hata yapmaya müsaade eden, o hatanı da seyircinin tolere ettiği, sonrasında üstünde konuşup başka bir şey deneyebildiğin farklı bir oyun alanı. Çok yeni tecrübe ettiğim için, biraz daha zaman geçince daha net cevaplayabileceğim bu soruları diye düşünüyorum...Emma Thompson tiyatroyu "Bu bağlantısız dünyadaki tek umut" olarak tanımlıyor. Her şeyin bir tıkla kurgulandığı şu çağda; tiyatro sahteliğin sızamadığı son kalemiz mi, yoksa tiyatronun o biricik ruhu da hızla değişiyor mu?
A.A.: Sadece tiyatro için değil, sanatın birçok dalı için bunu söyleyebiliriz. Önemli olan onun içinde ne kadar olduğumuz, ona ne kadar önem verdiğimiz, onu gerçek anlamda değerlendirip değerlendiremediğimiz. Emma Thompson için bunu söylemek daha kolay; çünkü böyle bir geleneğin çok yoğun olarak yaşandığı bir ülkeden geliyor. Şöyle bir gerçek var yalnız içinde, tiyatroda sahtekârlık yok. Gerçek. O gece her şey gerçek. Gerçekse zaten ertesi gün de seyirci var.
Algoritmaların dikte ettiği pürüzsüz imaj çağındayız. Sahnede o insani kusuru ve kontrol edilemeyen canlılığı paylaşmak, sizin için kariyerinizden taviz vermek mi, yoksa sahip olduğunuz en büyük başkaldırı mı?
A.B.: Zaten insan dediğiniz şey kusurludur ama biz şu dönemlerde çok alıştık kusursuz görünmeye, bir şeylerimizi filtrelemeye, pürüzsüzlüğe... O kadar alıştık ki, insan o kusuru arıyor ve sahne de sana o kusurlu olabilme halini en doğal şekilde veriyor. Dolayısıyla çok iyi hissettiriyor insana sahnede olmak.
A.A.: Bence ne taviz vermek ne başkaldırmak; işin gereği bu.
Tiyatrolar dijital vitrinlerde var olmaya çalışıyor. Sizce bu durum tiyatronun o kendine has, öngörülemez dokusunu sterilize ediyor mu, yoksa değişen zamana ayak uydurmak için gerekli olan yeni bir dil mi?
A.B.: Bunu ben sana sormak istiyorum aslında. National Theatre'dan bir şeyler izliyorum ben fırsat buldukça. Ama yine de insan, o dijitalden gördüğü ile tatmin olmuyor. Yani ben yine de Londra'ya gittiğimde o oyunu kanlı canlı izlemek isterim. Diğer yandan da dijital dünyanın bana bunu sunması ve evimde televizyonumdan bunu izleyebiliyor olmak beni mutlu ediyor.
A.A.: Kuşkusuz öyle, ben de dünyanın dört bir yanındaki gösterileri merak ediyorum. Öyle bir şansım olmadığı zaman da dijital ortamdan izlemek zorundayım. Ancak gerçekten ikisi arasında çok çok büyük duygu farkı var.
Dijitalin içine doğan gençlerle, o eski dünyanın gerçekliğine alışkın olanların, bugün tiyatro ortamında aynı duyguda buluşması nasıl oluyor?
A.A.: Bir kere çok alındım; eski dünyadan gelmiyorum. Şaka bir yana, gittikçe sabırsızlaşan bir nesil görüyorum; çünkü birçok şeye çok kolay ulaşıyorlar. Onlardan biriyim ben de tabii ki. Ama dediğim gibi sanat başka bir şey. Eğer siz; bu dijital dünyada çok fazla bulunan ve onun dışını merak etmeyen birini buraya davet ediyorsanız, burayla buluşturabiliyorsanız; kendisiyle ilgili farklı düşünmesini sağlıyorsunuz demektir. Onun hayatında çok büyük yeni bir pencere açıyorsunuz demektir. "Ben bu gece çok iyi bir oyun seyrettim ve çok etkilendim" diyebiliyorsa, bu çok büyük bir kazançtır. Çünkü bu sadece onda kalmayacak. O da başkasıyla paylaşmak isteyecek. O artık değişmiştir... O artık kendisine bir şeylerin sunulmasını değil, "Bende bir şeyler var. Ben başka bir şey hissediyorum" diyecektir. Buna davet etmeye çalışıyoruz, buna çekmeye çalışıyoruz seyirciyi ve birçok yerde de başarılı olduğumuzu görüyoruz. Gerçekten çok genç yaştaki seyircilerimizden de bunu duyuyoruz. Bu çok güzel.
A.B.: O dijital dünyada yaşamaya alışmışız hepimiz, artık bunun gerçekten yaşla hiç ilgisi yok. Ben hatırlıyorum, çocukken çok bakardım telefona, annem kızardı. Şimdi annem benden daha çok bakıyor telefona. Ama burada olmak, bir duyguyla alakalı gerçekten. Üzerindeki gözlerin meraklı bakışlarını, senin yaptığın her hareketi yakalamak isteyen, merak eden, takip eden o seyirciyi hissediyorsun. Zaten buraya girdiklerinde telefonlarını kapatıp ceplerine koyuyorlar. Ben hatırlıyorum da, büyülenmiştim ilk müzikal deneyimimde. New York'ta müzikale gittik ve ben "Böyle de bir dünya varmış!" diye çıktım.
A.A.: Tiyatro Türkiye'nin neresinde varsa, kenarına köşesine giderek bulmaları, yenilerini görmeleri o kadar önemli ki... Neler oluyor, başkaları neler oynuyorlar, nerede ne oynanıyor, nasıl oyunlar var? Hepsi farklı. Orada ne hissedeceğim bunları araştırmaları o kadar önemli ki ve şimdi üniversite öğrencilerinin çoğunda görmek beni çok mutlu ediyor.
Tüm bu karmaşanın sonunda; tiyatronun o kaydedilemeyen, pazarlanamayan anlık fiziksel teması, sizce bugün bizim için ne ifade ediyor? Biz sadece geçmişin yasını mı tutuyoruz, yoksa birbirimizin gözlerinin içine bakarak iyileşebileceğimize dair o umudu mu taşıyoruz?
A.B.: Sadece tiyatro değil ki, sanatın her dalının iyileştirici özelliği var. Sanata verdiğiniz zaman, kendinize ayrılmış zamandır. Kendinize verdiğiniz değerdir. Kendiniz için yaptığınız bir şeydir. Size en yakın, en uzak... Hangisine gidebiliyorsanız... Lütfen bu zamanı kendinize ayırın. Tiyatrolara gidin. Değişik oyunları izleyip daha iyi hissedin.