Anadolu’nun tarihöncesi dönemlerinde kadın, bereket ve doğurganlığıyla ön plana çıkarıldı ve tanrıça figürleriyle sembolize edildi. Anadolu’da rastlanan, Prehistorik Çağlara ait bu tür tasvirlerin en eskisi MÖ 7 binlere, yani besin üretimine geçişin sağlanmış olduğu Neolitik Çağa tarihlenen Konya Çatalhöyük’te ele geçen pişmiş topraktan yapılma ana tanrıça heykeli...
MEZOPOTAMYA’DA KADIN
Mezopotamya’da ise kadın denince ilk bakılması gereken kaynaklar “kanun koyucu” kralların yazdığı kanun maddeleri... Bunların en erkeni, İstanbul Eski Şark Eserleri Müzesi’nde korunan ve Sümer Kralı Urnammu’ya (MÖ 22. yüzyıl) ait kanun maddelerini içeren tablet iken; en bilindik olanı ise bugün Louvre Müzesi’nde Babil Kralı Hammurabi’nin ( MÖ 18 yy.) yasalarının kazılı olduğu 2,25 metre yüksekliğindeki dikme taş. Babil Kralı Hammurabi’nin kanunları arasında, Babil dönemindeki güncel toplumsal meselelerin yanı sıra evlilik, aile, boşanma ve miras konularını da oldukça kapsamlı işleniyor. Özellikle 128. ve 194. maddeler arasındaki hükümlerden, MÖ 18. yüzyıla ait farklı sosyal statülerdeki kadının evlilik ve boşanma şartlarına, ebeveyn-evlat ilişkilerine ve kadının miras haklarına dair bilgi edinmek mümkün... Örneğin Hammurabi yazıtlarında; “Eğer bir adam bir kadınla evlenmiş, fakat buna ilişkin bir sözleşme yapmamışsa; bu durumda kadın adamın karısı sayılmaz” şeklinde bir kanuna yer verilmiş, böylece evliliğin Mezopotamya’daki hukuki tanımının hem bir sözleşme hem de bir şölen olduğu öngörülmüş.
Tüm Yakın Doğu’da olduğu gibi Erken Mezopotamya’da da aileler ataerkil yapıya sahip. Babanın ölümü durumunda aile reisliği en büyük erkek çocuğa geçiyor. Ancak çocuklar aileyi yönetemeyecek kadar küçük yaştaysa kadınalar yönetimi devralırdı. Kadının kendine ait köle kadınlardan birini cariye olarak kocasına kendi elleriyle sunması ve ondan olacak çocuğu büyütmesi de erken Mezopotamya’da kadının çocuksuzluk yüzünden bitecek evliliğini kurtarmak için bulduğu çözümlerden biridir... Her türlü çözüme rağmen çocuğu olmayan kadın boşanacaksa, baba evinden getirdiği çeyizini ve damada verilen başlık parası kadar gümüşü alarak boşanırdı.
ATAERKİL YAPININ ZİRVE YAPTIĞI SÜREÇ
Uygarlık tarihi içinde önemli bir yeri bulunan Antikçağ kültürü, kadınların mağduriyetinin ve erkek egemenliğinin zirve yaptığı bir süreci içerir. Antik Yunan kültürünün, kutsal metinleri olarak kabul edilen Homeros ve Hesiodos’un eserleriyle başlayan eril söylemin iktidara taşındığı bir periyottan söz edilir. Zira bu eserler topluluğun kutsal kitabı olarak işaret edilir. Cinsiyet rollerinin keskin biçimde belirlendiği Antik Yunan kültürü, kendisinden sonraki uygarlık sürecini de derinden etkiler. Antikçağın inancının temelinde yatan eril iktidar, kadınların ötekileştirilmesine kutsal bir anlam katmıştır. Bu kadim kültür, eril aklın selameti için bunun zaruretine işaret eder. Neredeyse tüm dünya inançlarının başlangıcında olduğu gibi Yunanlarda da önce erkeklerin yaratıldığına inanılır: “Zeus, daha en baştan kadını öteki olarak yaratmıştır. Erkeklere ve onların hamisi olarak Prometheus’a duyduğu öfke, Zeus’un bir bela olarak Pandora’yı yaratmasına vesile olmuştur. İçinde her türlü musibeti, dünyayı kötüleştirecek ve kirletecek unsuru barındıran bir kutuyla insanın günahkarlığının müsebbibi bu ilk kadındır.”
Antikçağ toplumlarında kadınların öteki olarak konumlanmasının izlerini felsefede de bulmak mümkün... Bu felsefi düşüncenin üzerinde hemfikir olduğu konulardan birisi, kadın ve erkek bedenine yüklenen mana.Erkeği akılla özdeş kılan bu düşünce; kadına, doğaya olan benzerliği nedeniyle sadece bedeni yakıştırır. Bu yüklenen anlamlar cinsiyetlerin sosyal rollerini de belirler. Bunun yanı sıra antik dönemde evlilik devlete ve topluma karşı bir sorumluluk olarak kabul edilir. Kadının bu kurumdaki sorumluluğu erkeğin genlerinin aktarımını sağlayacak bebekleri doğurmak ve onları erkeğin gururuna zarar vermeden büyütmektir.
SAVAŞÇI KADINLAR
Ata binen ve ok atan, doğaüstü güçleriyle erkekleri öldüren kadınlar hakkındaki hikayeler ve mitler ise klasik Yunan edebiyatının en ünlü efsanelerinden birine dayanır. Zeus’un yarı ölümlü kahraman oğlu Herakles’in “On İki Görevi” efsanesinde 9. serüven, Amazon Kraliçesi Hippolyte’nin kutsal kemeri ile ilgilidir. Kraliçenin kolay teslim olmamasının ardından ortaya çıkan savaşta, kraliçe öldürülmüş ve kız kardeşleri anavatanlarını terk etmişlerdir. “Tarihin Babası” olarak da bilinen Herodot, anlatılarında göçebe Sarmatya kabillerinin kökeninden bahsetmiştir; bunlar Amazonların ve İskitlerin atasıdır. Kadın gladyatörlerin varlığına somut kanıt oluşturan en güçlü veri ise British Museum’da sergilenen ve MS 1. ya da 2. yüzyılda tarihlenen Halikarnassos’ta bulunan mermer kabartmadır. Yüz yüze betimlenen kadın dövüşçüler, gladyatörlere özgü bir giysi giymişler ve silahlarla donatılmışlardır. Her ikisinin de altında Grekçe takma isimleri yazar: soldaki Amazon, sağdaki ise Akillia’dır. Ancak kadınların arenada dövüşmesi, Romalılara göre kadının sosyal statüsü için kabul edilemez bir durumdur.
8 Mart’a yaklaştığımız şu günlerde arkeolojik veriler kadının çağlar boyunca yaşadıklarına birer kanıt niteliğinde... Kadının tarih sayfalarında yavaş yavaş ötekileşmesi binlerce yıl sonra gerçekleşen Sanayi Devrimi’nin ardından minik ivmelerle erkeğe rağmen değişmeye başladı, ancak kadınlar hala hak ettiği itibarı geri kazanamadı...