GÖĞÜS KANSERİNİ YENEN ASU (KIRDAR) YERLİCİ YENİ YAŞAMINI VE DEĞİŞEN HAYAT FELSEFESİNİ ANLATTI

Asu Yerlici, Lütfi Kırdar'ın torunu; New York'a ailesiyle birlikte altı aylıkken gitmiş. Çocukluğu, genç kızlığı New York'ta geçmiş, yüksek öğrenimini de orada yapmış. 1995 yılında tanınmış işadamı Ata Muvaffak Yerlici ile evlenince New York'tan İstanbul'a gelin gelmiş. Geçen yaz, Asu Hanım ve eşi Büyükada'da geçirdiği tatilini yarıda kesip New York'a yeniden gitmiş. Asu Hanım henüz 32 yaşında olmasına rağmen, geçen Temmuz ayından bu yana zorlu bir sınavı başarıyla geçerek, şimdi hayatının ikinci ve 'en güzel' bölümüne adım atıyor. Eşi Muvaffak Yerlici'nin keşfettiği 'göğüs kanseri'ni yenmek için, yazın ortasında New York'a gidişinin ardından geçen sürede hem tedaviye olumlu yanıt almış hem de hayatının bu yeni döneminde, yepyeni enerjilerle dolmuş. Onunla bu son derece 'azimli' söyleşiyi yaparken, O'nun güzelliği, içtenliği ve hayatı kavrayışıyla Bebek'teki en güzel manzaralardan birinde, kah New York'tan, kah savaştan, kah 'Buddy'nin (2 günlük köpeği) cilveleriyle epey sıcak bir cuma öğleden sonra geçiriyoruz. Halbuki hava inatla düşen son cemreye rağmen 'kal' diye diretiyor. Olsun, önemli olan bizim havamız değil mi? Öncelikle bu söyleşinin iki önemli noktası var. İlki, biz kapağa Oscar ödül gecesinde giyeceği kıyafetle 'Amerikan askerlerine' moral vermeye hazırlanan Hall Berry'nin Türkiye'deki ikiz kardeşini bulmuş olmaktan gayet mutluyuz!!! İkincisi de bu söyleşiyle kadınlar arasında yaygın olan göğüs kanserine dikkatleri çekmek istiyoruz. Evet... Asu Hanım, göğüs kanserini çok erken aşamasında keşfedip, tedavilerini yaptırarak, tamamen iyileşmiş şanslı kadınlardan biri. Şimdi tedavi sonrasında Bebek'teki evinde günlük yaşamını sürdürüyor; Planet'te cimnastiğe gidiyor, diyete başlamış ve evin yeni misafiri 4 aylık köpeği 'Buddy' ile uğraşıyor. Asu Yerlici, yüzündeki ışıl ışıl tebessümüyle bizi evinde konuk ettiğinde, 'Bu serüveni başkalarıyla paylaşmak istedim' diyerek, kadınları bu hastalığa karşı bilinçli olmaya çağırıyor ve 'Bu hastalıkta ne kadar erken teşhis yapılırsa, hastalık o kadar kolay tedavi ediliyor. Bu söyleşiden sonra bir kadın mamografi çektirmek için doktora giderse, isteğim yerine gelecek' diyor.

İstanbul'un sayılı belediye başkanlarından Lütfi Kırdar'ın torunusunuz. Bundan biraz bahsedelim mi?

 
Tabiidir ki, Lütfi Kırdar gibi İstanbul'a ve Türkiye'ye önemli katkıları olan
 
bir kişinin torunu olmak, artık kısmen bile olsa onun soyadını taşımak çok gurur verici bir şey. Ne yazık ki ben kendisini tanıyamadım ama hep babaannemin onunla ilgili hikayelerini dinleyerek büyüdüm. Kafamda ve yüreğimde efsaneleşti. 'Şehircilik' kavramını belediye yönetimine uygulayan ilk belediye başkanlarından biri. İstanbul'un olduğu kadar güzel ve yaşanabilir bir şehir olmasında çok emeği var. Taksim Meydanı ve İnönü Stadyumu'ndan tutun, bugün ismini yaşatan mekan olan Lütfi Kırdar Salonu'na kadar birçok güzel ve fonksiyonel yer, onun döneminde yapıldı. Bizlere herkesin yararlanabildiği çok değerli eserler bıraktı.

New York'taki yaşamınızdan bahseder misiniz?

New York'a altı aylıkken gitmişim. İstanbul'a da gelin olarak geldim. City University of New York'ta siyasal bilimler okudum; Siyasal bilimlere ilgi aileden geliyor herhalde. Daha sonra siyasal bilimler konusunda master yaptım. Sonra da üniversitede kalmayı, hoca olmayı planlıyordum. Doktorama başlamışken yılbaşı tatili için İstanbul'a gelmiştim. Zaten her yaz gelip gidiyordum. Anneanne, babaanne hepsi burada. Üç ay kalıyorduk, arada bir de kışın geliyorduk. 1994 yılında yılbaşı tatili için geldiğimde 'Muki' (eşi Muvaffak) ile tanıştım. Bizi arkadaşlarımız tanıştırdı; Böylece büyük sevaba girdiler. Kısa bir süre sonra evlenmeye karar verdik ve 1995 Ağustos'unda dünyaevine girdik. Evlenmeye karar verince doktorayı filan unuttum. İstanbul'a geldik ve Bebek'e yerleştik.

İstanbul'a gelince bocalama geçirdiniz mi?

İlk sene geçirdim. New York'ta bir ömür geçirdikten sonra her ne kadar yazları buraya gelsek de, biraz bocalama oldu. Aslında her zaman gidip geldiğim için zaten burada arkadaşlarım vardı. 'Muki'nin çevresini yeni tanıdım. İlk yıl zor geçti. Çünkü ailem New York'ta. Bir erkek kardeşim bir de ablam var; Onlar oradalar. Fakat alıştıktan sonra buraya yerleştiğim için doğru bir karar verdiğimi gördüm. İnsanın kendi memleketinde yaşaması kadar hoş bir şey yok. Uzun seneler Amerika'da bir Türk olarak yaşadık ve sonra kendi memleketime gelip etrafımda Türkçe konuşulduğunu duymak çok hoş, bambaşka bir şey. Benim Türkçe sorunum olmadı. New York'ta her hafta sonu okula giderdik; Türkçe okuma yazma öğrenirdik.

Buraya geldikten sonra hiç çalıştınız mı?

Çalıştım; eşim 'Muki'nin şirketinde çalışmaya başladım; Bilgisayar yazılım şirketi. Burada her işi yaptım. Hani İngilizce'de 'Jack of all trades' derler ya; 'Her işi yapan kişi', ben de her şeyi yapıyordum. Gerekirse ilanlarımızı hazırlıyordum; Müşteri portföyümüzü yapıyordum. 'kurumsal kaynak planlaması' dediğimiz, büyük şirketlerin iş süreçlerini düzenleyen, yazılımları kuran bir şirket. 1.5-2 sene öncesine kadar eşimle beraber çalışıyorduk. Başlıca sorumluluğum, pazarlama ve basınla olan ilişkilerimiz; Müşterilere verdiğimiz broşürlerdi. Bir de çok tercüme işi oluyordu. Her şey İngilizce geliyordu; ben çeviriyordum. Ama bir süre sonra baktım, onlara bir yararım olmuyor. Tam, 'Boş gezenin boş kalfası' bir kadın oldum. Ekonomide yaşanan kriz sonrasında şirket küçüldü ve ben de işe geri döndüm. Ama bölük börçük çalıştım. Eşim, 'Sana ihtiyacım var, gel' derdi giderdim. Öylece hayatımız geçiverdi.

Rahatsızlığınızı nasıl keşfettiniz?

32 yaşında meme kanserine yakalandım. Hiç aklıma gelmemişti. Altı ay önce fark ettik. Geçen yaz, temmuz sonuydu; Büyükada'da tatildeydik. Annemle babamın orada çok güzel bir evi var. Enteresandır, eşim 'Muki' buldu mememdeki kitleyi. Hemen mamografi çektirdim, ultrasona girdim. Doktorlar, 'Bu kitle yüzde 50 iyi huylu, yüzde 50 kötü huylu olabilir, bunu çıkartmamız lazım' dedi. Onun üzerine düşündük, taşındık, 'Ne yapmamız lazım. Sonuç olumsuz çıkarsa tedaviyi nerede yapalım? Burada mı devam edelim? New York'ta ailem, evim var; New York'a mı gidelim?' diye. Doktorlarımızla konuştuk ve New York'a gitmeye karar verdik. Sonra filmlerimizi alıp New York'a gittik. New York'ta Memorial Sloane Kettering Cancer Center'da ameliyat oldum. Memedeki kitleyi aldılar; Kanser olduğum anlaşıldı. Ve orada başladı bu hikaye. Allaha şükür hiçbir yere sıçrama yoktu; 1.2 cm. boyundayken erken yakaladık kitleyi. Başka yerlere sıçrayıp yayılmadığı ve bu kadar erken teşhis edildiği için çok şanslıydım. Dolayısıyla göğsümü almadılar, sadece kitleyi aldılar. Arkasından dört aylık bir kemoterapi gördüm. İki ay boyunca da ışın tedavisi oldum ve böylece tedavi bitti.
Sonucunu da aldınız.
Zaten erken safhadayken teşhis edilmişse, bu hastalık ameliyatla bitiyor; Kanserli kitle alındığında hastalık vücudunuzdan atılıyor. Doktorlar hastalığı bitmiş sayıyorlar, geri kalanı sadece sigorta tedavi. Hastalığın tekrar nüksetmemesi için ne gerekiyorsa, onu yapıyorlar. Hastalığın ilerlemesine göre tedavi herkeste değişik olabiliyor. Lenflere sıçramışsa memeyi alıyorlar, lenfleri alıyorlar. Daha erken yakalandığında hiç kemoterapiye gerek kalmıyor, sadece kitleyi alıp, ışın tedavisi yapıyorlar. Hastalığın tekrar nüksetmemesi için 3-4 ay kadar kemoterapi uyguluyorlar. Buna 'Önleyici Kemoterapi' diyorlar. Aletlerin göremeyeceği herhangi bir kitleyi yok etmek için yapılıyor kemoterapi. Arkasından yaptıkları ışın tedavisi de lokal tedavi oluyor. Sadece o bölgeye yöneltiliyor, tekrar kanser nüksetmesin diye.

Meme kanseri konusunda yaş ortalaması nasıl?

Genellikle meme kanseri vakalarının yüzde 77'den fazlası, 50 yaşın üzerindeki kadınlarda görülüyor. Ben yüzde 23'e girmişim. 50 yaş ve üzerindeki kadınlarda menopoza bağlı olarak hormonların dengesiyle çok ilgiliymiş. Benimki hormona duyarlı bir kanser türü değildi. Böyle olmadığı için de tedavim bitti. Daha ileri yaş dilimindeki kadınlara kemoterapi ve ışın tedavisinden sonra hormon veriyorlar. Bu, meme kanserinde yeni bir gelişme. Hormon hem tedavi hem de önleyici olarak kullanılıyor. Bunlar çok büyük bir gelişme oldu.

Bu rahatsızlığa yakalandıktan sonra kanser konusunda çok kitap okudunuz mu?

Açıkçası ilk teşhis konulduğunda korktum ve okumak istemedim. İnsan o anda istatistikleri filan duymak istemiyor. Bu kadar erken yakalanan kanserlerin yüzde 96'sı iyileşiyor, bir daha geri gelmiyor. Ama o anda benim kafam onda değildi. Benim yerime eşim 'Muki' okuyordu. 'Muki'ye, 'Sen oku, bana anlat' diyordum. Sonra o ilk şoku atlatıp kendimi biraz uzaklaştırdıktan sonra okumaya başladım.

Aileniz rahatsızlığınızı nasıl karşıladı?

Şok oldular; Bizim ailede kanser yoktur. Meme kanseri genetik özelliği vardır. Eğer annede, teyzede, halada veya ablada olsaydı, o kadar şaşırmazdık. Ailemizde ilk meme kanseri olan benim, bu duruma çok şaşırdık. Ama şaşkınlığımız çok kısa sürdü, onun yerine umut geldi. Hastalığın çok başında olduğumu, tedaviden sonra uzun bir ömür yaşayacağımı söylediler. 'Kanser eşittir ölüm' psikololjisinden çok çabuk çıktık. Kadınların bunu bilmesini istiyorum. Meme kanseri çok konuşulan bir konu değil. O yüzden ihmal ediliyor. Oysa ne kadar erken teşhis edilirse, tamamen iyileşme oranı o kadar yüksek. Meme kanseri erken yakalandığı sürece kolay tedavi edilen bir kanser türü. Amerika'da kanser olma riski çok yüksek. İstatistiklere göre 90 yaşına kadar yaşayan her sekiz kadından biri meme kanserine yakalanıyor. Avrupa'da ise on kadından biri meme kanserine yakalanıyor.

Meme kanserinin beslenmeyle bir ilgisi var mı?

Sigaranın, akciğer kanserine yakalanma riskini artırdığı artık biliniyor. Ama bazı şeylerin meme kanseri olma riskini artırdığı söyleniyor. Mesela haftada üç kadehten fazla içki içen bir kadının, meme kanserine yakalama risk oranı yüzde 30 artıyor. Otuz yaşına kadar doğum yapmamış olmak; çok küçük yaşta, 12 yaşından önce regl olmaya başlamak da risk faktörü. Meme kanseri oranı, refah ülkelerinde çok yüksek. Meme kanseri sosyo-ekonomik durumu iyi olan kadınlarda çok görünen bir hastalık. Onu da şuna bağlıyorlar: Daha zengin ülkelerde yaşayan kadınlar daha iyi beslendiği için daha erken yaşta regl görmeye başlıyorlar. Sosyo-ekonomik düzeyi daha iyi olan kadınlar daha geç anne oluyor. Bunların hepsi birer risk faktörü. Ayrıca hormonlu gıdalar var. Hayatlarımız çok daha stresli, doğadan çok daha uzağız. Olur olmadık şeylere kendimizi üzüyoruz. Bunlar bilimsel olarak kanıtlanmış şeyler değil ama olumsuz etkileri vardır.
'Alternatif Tıp' diye bir şey var. Bitkilerden yapılan doğal ilaçlar gibi, bu rahatsızlığa yakalandıktan sonra böyle şeylere ilgi duydunuz mu?
Açıkcası 'alternatif' olarak adlandırılan tıpla çok ilgilenmiyorum. Amerika'da 'Tamamlayıcı Tıp' diye bir tedavi geliştirdiler. Tedavimin yapıldığı Memorial Sloane Kettering Cancer Center'da gördüm bunu. Bu hastane sadece kanseri tedavi eden bir yer. Bu hastanede 'Tamamlayıcı Tıp' konusunda bir merkez var. Orada kanser hastalarına yönelik masaj tedavisi, yoga, reiki gibi tedaviler uygulanıyor. Yogayı yoga öğretmeni yaptırıyor, masaj için uzman kişiler var.

Biraz tamamlayıcı tedavilerinizi açar mısınız?

Masaj yaptırmak çok iyi geliyordu, beni rahatlatıyordu. Size dokunularak tedavi yapılması insanın içini çok rahatlatıyor. Gerek radyoterapi gerek kemoterapi insanın vücudunu çok yoran şeyler. Masaj insanı rahatlatıyor, bana o yorgunluktan sonra iyi gelmişti. Yoga derslerine çok iyi gelmişti.

Şu an yoga yapıyor musunuz?

Şu an yogaya devam etmiyorum ama Planet'te spora başladım, çok memnunum. Onlar kanser geçirmiş kişiler konusunda tecrübeliler. Bu çok önemli. Tedavi bittikten sora insanın vücudu o kadar yorgun oluyor ki. Onlar bana, el bebek gül bebek davrandılar. Bebek adımlarıyla spora başlattılar, çok iyi geldi. Şimdi çok daha huzurluyum, kendimi çok iyi hissediyorum. Gücümün, enerjimin geri geldiğini hissediyorum

Tekrar kontrole gidecek misiniz?

Kanser geçirmiş biri, ilk sene üç ayda bir; İkinci sene altı ayda bir; Ondan sonra her sene kontrolden geçiyor.

Rahatsızlığınızı öğrendiğiniz andan itibaren hayatınızda yeni bir dönem açıldı mı, yaşam tazınızı değiştirdiniz mi? Eski ve yeni yaşamınızı biraz kıyaslar mısınız, neler değişti?

Her işte bir hayır olduğunu, her şeyin bir sebebi olduğunu düşünüyorum. Bu olduysa, bir sebebi vardır. Çok enteresandır, New York'taki doktorum Kıbrıs Rumları'ndan bir kadın doktor. Dolasıyla, kültürel açıdan bize çok benziyor, çok cana yakın biri. Bu doktor bana ilk gittiğimde, 'Evet, sen meme kanserine yakalandın ama farkında mısınız; Bu hayatında alabileceğin en güzel hediye' dedi. Onun bu lafı beni çok etkilemişti. O andan itibaren, 'Ben bu meme kanserini hayatımda nasıl bir hediyeye dönüştürebilirim?' diye düşündüm. Bu hastalıkla karşı karşıya kalınca, hayatınızda bir 'kanser öncesi' bir de 'kanser sonrası' oluyor. 'Kanser Sonrası'nı yeni yeni yaşıyorum, çünkü tedavi olurken insanın tek düşüncesi, tedaviyi bitirip hastalığı yenmek istemesi.

Bir sınav gibi mi gördünüz tedaviyi?

Aslında sınav gibi görmedim ben bunu, bir nevi serüven olarak görmek istedim. Tedavi boyunca hep iyimser olmaya çalıştım. Neşeli olmaya, hissettiğim korkuları aileme belli etmemeye çalıştım. Hep, 'Hastalığı erken yakaladım. Bu hastalığı yeneceğim ve pozitif olacağım' düşüncesiyle hareket ettim. Çok enterasandır tedavim bittikten sonra, hastalık kafama dank etti. Çünkü tedavi bitince normal yaşama dönüyorsun ama içinde çok temel bir şey değişmiş oluyor. O değişikliğe alışmak, kendindeki o değişimi tanımlamak, onunla yaşamayı öğrenmek zaman alıyor. Buna çok yeni başladım. Tedavim biteli henüz iki ay oluyor. Ama hep şunu düşündüm, 'Bu bana oldu ve ben bunu başkalarıyla paylaşacağım. Niye paylaşacağım? Çünkü kadınların bilmesini istiyorum ki bu rahatsızlığı ne kadar erken yakalarlarsa, o kadar iyileşme oranı yüksek.' Her an insanın hayatı değişebiliyor. Önemli olan, hastalığın erken yakalanması. Kadınların bu konuda meme kontrolünden korkmayıp, pro-aktif olması lazım. Kendi sağlıklarını, kendi ellerine alması gerekiyor. Birçok arkadaşımdan duyuyorum, özellikle kırk yaşın altında olan arkadaşlarımdan. Senelik check-up'a gittiklerinde kadın doğum doktorları meme kontrolü yapmıyorlarmış. Kırk yaşın altındaki kadınlarda bu hastalığın oranı daha düşük olduğu için, buna gerek görmüyor olabilirler. Benim doktorum öyle değildi. 20 yaşımdan beri her gittiğimde meme kontrolü yapardı. Son 20 sene içinde kırk yaşın altındaki meme kanseri vakaları da çok yükseldi. Artık sırf menopoza bağlı bir hastalık değil. Doktora gittiğimizde doktor önermiyorsa bile, meme muayenesi isteyin. Ondan daha da önemlisi, kendi mememizi tanıyalım. Memenin normal halini bilelim ki, bir değişiklik olduğunda anlayabilelim. Kendi memenizi kontrol etmek çok önemli bir şey. Korkmamamız lazım.
Hastalık sonrasında hayat felsefeniz değişti mi?
Bana çok soruyorlar 'Hayata bakışın değişti mi' diye. Evet, hayata bakışım değişiyor, o değişimi yaşıyorum. Belki eskiye nazaran daha rahatım. Daha affedici, daha hoşgörülüyüm. Şimdi eskiden fark etmediğim birçok şeyi fark etmeye başladım. Örneğin, sabah uyandığımda kuşların seslerini dinliyorum. Eskiden belki duymazdım artık camdan dışarıya baktığımda gerçekten manzarayı görüyorum. Eskiden üzüldüğüm şeylerin ne kadar üzülmeye değmez olduğunu görüyorum.

Kadınlara vermek istediğiniz başka bir mesaj var mı?

Vermek istediğim en önemli mesaj şuydu: Sağlığınızı ele alın, meme kanserinin var olduğunu ve yakalanabilir bir hastalık olduğunu bilin; Meme kontrolünü ihmal etmeyin. Doktorların dediği gibi, her sene mamografi yaptıralım; Meme kontrolünü kendimiz yapmayı bilelim. İhmal etmeyelim, çünkü erken yakaladığımız takdirde, tedavi olup, hastalığı geride bırakabiliyorsunuz.
Eşinizin ilk karısı İnci Narin, kanser nedeniyle yaşamını kaybetmişti. Muvaffak Bey'in yaklaşımı nasıl oldu. Eşlere de büyük görev düşüyor diye düşünüyorum.
Bu hastalık boyunca benim en büyük kuvvet kaynağım, eşim oldu. Bu hastalığın teşhisi konulduğunda, 'Aman Tanrım! Yine mi?' diye düşündüm. 'Muki', ilk eşini kanserden kaybetmişti. Bundandır ki ilk düşüncem 'Muki için yaşamam ve kanseri yenmem gerekiyor' idi. Sanıyorum İnci Narin 35 yaşlarındaydı. Ve ikinci eşi de kanser oluyor... İlginçtir, 'Muki' bana,
'İnci lösemiydi. Bu hastalıkta tedavi için uygun ilik bulunması gerekiyordu. Onu yaşadıktan sonra, erken yakalanmış bir meme kanseri beni korkutmuyor' dedi. Çünkü tedavi olacağımı ve bunu atlatacağıma inanıyordu.

Tedavi konusunda New York ile burayı mukayese eder misiniz?

Ameliyat sonrasında kemoterapi aşamasına gelince, New York'taki doktorum 'Git, kemoterapiyi Türkiye'de yaptır. New York'ta kalman için hiçbir sebep yok' dedi. Sanıyorum Dr. Sualp Tansan'ı duymuşluğu vardı ki, 'Dr. Tansan gayet güzel yapabilir' dedi ve beni Türkiye'ye postaladı. İlk kemoterapiden sonra buraya geldim. Tedavinin kalan kısmını Dr. Sualp Bey üstlendi. Radyoterapi tedavisi aşamasında tekrar New York'a döndüm. Çünkü radyoterapi konusunda Türkiye'de en yeni aletler var; ama bu aletleri kullanan teknisyen konusunda uzmanlaşma ve deneyimin çok önemli olduğunu duymuştuk. Radyoterapi hassas bir olay, mesela cilt yanabilir. Onun için New York'a geri döndük.

Hastalıktan sonra hazır katkılı gıdalardan kaçınır oldunuz ve doğal gıdalara yöneldiniz mi?

Sigarayı bıraktım; 17 yaşımdan beri içerdim. Yediğime içtiğime daha dikkat ediyorum. Biraz önce, 'Vermek istediğiniz bir mesaj var mı' diye sordunuz. İnsan böyle bir şeyle karşı karşıya kalınca, eskiden önem verdiği şeylerin ne kadar önemsiz kaldığını görüyor. 'İnsan, hayatın güzelliklerini yaşamalı' diyorum.
Bu yaz planladığınız bir şey var mı? Yolculuklar gibi...
Büyükada'daki evimiz gözümde tütüyor, oraya gidip keyif yapmak istiyorum.

Son olarak bu kadar Amerika ile ilişkilerimiz gündemdeyken bize New York ile İstanbul'u her yönüyle mukayese edebilir misiniz?

İstanbul, New York'u birçok açıdan hiç aratmıyor. Burası da 24 saat yaşayan bir şehir. New York kadar dinamik ve New York gibi birçok farklı kültürden ve yerden gelen insanı barındırıyor. Bence İstanbul birçok açıdan daha renkli. New York'ta bulunmayan bir tarih ve bir gizem var bu şehirde. Memleketime döndüğüm için çok mutluyum. Tek üzüntüm, ailemin burada olmaması. Tabii ki Allah amcamları, teyzemleri başımdan eksik etmesin ama keşke annem, babam, ablam ve kardeşim de burada olsalar, onların hasretini çekmesem. Burada çok güzel, çok değerli arkadaşlıklar kurdum. Tanıdığım yeni dostlarım sayesinde hayatımda yepyeni pencereler açıldı, ufkum genişledi, hayatı daha başka açılardan tanıma ve görme fırsatı buldum. Özellikle çok değer verdiğim bir 'Kızlar Grubu'm var. Bahsettiğim kişiler kendini bilir... Bir tane ablam varken, ne mutlu ki bana, bir sürü oluverdi. Doğrusu Amerika'da bu tür arkadaşlıkları kurmak daha zor, hele New York gibi herkesin binbir tane başka işe koşuşturduğu bir şehirde! İlişkiler bir anlamda daha sığ oluyor, burada yakaladığınız derinliği orada nadiren yakalayabiliyorsunuz. Ama yine de söylediklerimin yanlış anlaşılmasını istemiyorum. New York, daha doğrusu Amerika, kişisel haklara ve insana verilen önem, devlet-birey ilişkisi, bunlar gibi birçok açıdan takdir edilecek değerler üzerine kurulu bir ülke. Herhalde vurgulanması gereken en önemli şey şu: Amerikan terbiyesi Türk terbiyesine nazaran birçok açıdan oldukça farklı. Herhalde benim Amerikan terbiyesiyle yetiştirilmiş olmamın en somut örneği, yaptığımız bu söyleşi. Hiç çekinmeden, aslında hayatımın çok özel olan bir parçasını sizinle ve okurlarınızla paylaşıyorum. Bizim Türk kültüründe aslında bu tür hastalıklar açık açık konuşulmaz. Hele hele çoğumuzun kafasında ölüm ile aynı olduğu düşünülen kanser konusunu kimse pek deşmek istemez. Halbuki paylaşmak hayatımıza değer ve anlam kazandıran en önemli şeylerden biri. Kanser oldum diye utanılacak, sıkılacak hiç bir neden yok ki. Bilakis, bu hastalık benim başıma geldi, Allah korusun bir başkasının da başına gelebilir. Hiç olmazsa benim yaşadıklarımdan belki sizler de bir şeyler alıp, kendinize faydalı olabilecek bir şeyler bulabilirsiniz. İşte sanıyorum, 'Amerikalılığım' en çok burada kendisini belli ediyor. Eğer benimle yapılan bu sohbeti okuduktan sonra tek bir kadın bile meme kontrolü yapmaya karar verirse, o zaman isteğim yerine gelmiş olacak. Kendimi ortaya koymamın tek sebebi, meme kanseri gerçeğine ilgi çekmek ve Türk kadınlarını birazcık bile olsa bilgilendirmek.




26 Mart 2003 Yıl:9 Sayı: 2002/13