HEYKELSİ TAKILARIYLA TANINAN ZEYNEP EROL: “RUHU OLAN TASARIMLARA İMZA ATIYORUM”

Kendini ifade etme ihtiyacıyla takı tasarlamaya başlayan Zeynep Erol’a göre markasını en iyi anlatan sözcük özgürlük. Erol, yaşamın içinde kendisini etkileyen her şeyi takılarına ve heykellerine yansıtıyor.

Profesyonel olarak bale sanatıyla uğraşan, daha sonra Almanca öğretmeni olarak kariyerine başlayan Zeynep Erol’un tasarım macerası kendini ifade edeceği bir sanatsal öğreti arayışındayken Kapalıçarşı’da eğitim almasıyla başlamış. A’dan Z’ye takı yapmanın inceliklerini öğrenen Erol’un 27 yıl önce kendi hayat hikayesini aktardığı takılarıyla hayat bulan markası şimdilerde takıların yanı sıra heykellere de kucak açıyor. Zeynep Erol ile Nişantaşı’nda galeri, showroom ve atölye olarak kullandığı huzurlu mekanında bir araya geldik ve tasarım yolculuğunu konuştuk.


Uzun yıllar bale ile uğraştıktan sonra Almanca öğretmenliği yapmışsınız. Tasarım maceranız nasıl başladı?
Aslında tasarım hayatımda hep vardı. Ben sanatçı bir aileden geliyorum. Ailede ressam var, babam mimar, mimar olan kuzenlerim var. Her zaman resme de takıya da merakım olmuştu, ama ben daha çok bale alanında kendimi geliştirmek istedim. 20 yaşına kadar yaklaşık 14 sene bale yaptım. Ondan sonra altı sene kadar öğretmenlik hayatım oldu, ama o sürecin içerisinde heykelimsi takıları mücevher anlayışıyla yapmaya başladım. İki sene kadar Kapalıçarşı’da ders aldım. O sırada sadekarlığı öğrendim. 


Mücevher trendlerini takip ediyor musunuz?
Ben 27 yıldır mücevher sanatı yapıyorum. Yaptığım mücevher sanatı aslında çok heykelimsi, üç boyutlu. İşin içine duygu boyutu katarak ben her sene sergiler açmak suretiyle hikayeler anlatıyorum. Benim için mücevherin taşı, taşının karatı, rengi ya da hangi sene nasıl moda olduğu hiç önemli değil. Benim yaptığım, kullandığım mücevher malzemelerini aslında tasarımı, o fikri ve duyguyu anlatmak suretiyle hikayeleştirmek. Tabii bu arada da insanların da onu takıyor olması. Yani takılabilir heykelcikler olarak düşünebilirsiniz. Galerimi 96 senesinde açtım. İlk defa şimdi nasıl takı yaptığımı heykel üstünden anlatmanın hikayesini anlatıyorum. 27 yıllık meslek hayatımdaki anlatımı heykel olarak dile getirmek oldu. Benim heykellerime baktığınızda “Zeynep böyle takı yapıyor” dersiniz. Gördüğünüz bütün paslanmaz çelik konstrüksüyonlu heykellerin hepsi takılarımın büyümüş hali. Takılara baktığınızda da yapmış olduğum heykellerin küçülmüş halini görüyorsunuz. Takı olarak da heykellerimi ufaltarak yaptım. Dolasıyla ikisinin birbiriyle ne kadar paralel olduğunu, iki kardeş olduğunu görüyorsunuz. Bugüne kadar zaten heykel yaptığımı, onları büyük  boyda yapmadığımı şimdi büyük boyda yaptığımı anlattım. Bir heykel sanatçısıyım demiyorum ama 27 yıldır takılarımı heykel gibi yaptığımı söylüyorum. 


Heykelleriniz de satılıyor değil mi?
Evet, tabii. Bunlar 2014 ortasında başlayan bir süreci anlatıyor. Kendi içerisinde bir teması var. Ben sergiye gelenlere tek tek bu sunumu yapmaktansa toplu yapıyorum arada. Bazı şeyleri de anlatmadan geçmeyi tercih ediyorum çünkü insanlar etki altında kalabiliyor. Herkesin kendi hikayesine uygun olan heykelle ilişki kurması daha güzel. Sanat da o zaten. Sanatçı daima kendini anlatır ama seçen, beğenen ya da izleyen kişi o sanat eseriyle kendi arasındaki ilişkiden etkilendiği için beğenir.


Kendi markanızı hayata geçirmeden önce Kapalıçarşı’da aldığınız eğitimin sizin tasarımlarınıza yansıması nasıl oldu?
Kendi takılarımı kendim yaptığım için ne yapacağımı A’dan Z’ye bilerek hareket edebiliyorum. Spontan değişiklikler yapabiliyorum. İşlemin ortasında başka bir duygu katarak farklı bir yöne kaydırabiliyorum yaptığım mücevheri de heykeli de. Bir başkasına bağımlı olmuyorum. Sanatçı olarak en büyük özgürlük zaten budur. 


Markanızın DNA’sını oluştururken kafanızda bir kurgu oluşturdunuz mu?
Hiçbir kurgu oluşturmadım. Ben sadece kendi hayat felsefemi, kendi yaşamımın içindeki akış sırasında etkilendiğim, hissettiğim, gerek iç dünya gerek dış dünya ile ilgili olan her türlü konuyu takılarıma ve heykellerime adapte ettim. Yani bilinçli bir kurgu yok. Tamamen hissi bir kurgu var diyebilirim.


Takı yapmaya başladığınızda bunu markaya dönüştürme fikri nasıl doğdu?
Hiç öyle düşünmedim aslında her şey kendiliğinden gelişti. 27 yıl önce bu işi yapmaya başladığımda öğretmenllik yapıyordum. Boş günlerimde Kapalıçarşı’da kendimi ifade edebileceğim bir sanatsal öğreti olarak atölyede sadekarlığı öğrenmeyi seçtim. Ressam da olabilirdim, şair de olabilirdim, yazar da olabilirdim… Tamamen kendimi ifade etme ihtiyacıyla başladım. Ondan sonra fark ettim ki bayağı ciddi bir iş. Yapması çok zevkli çünkü çok meditatif bir süreç anlatıyor. Tüm gün takı yapmaya dalabiliyorsunuz ve zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamıyorsunuz. Ürettiğiniz şey bir sanat eserine dönüştüğünde de çok tatmin edici. Dışarıda sergiler açarak, önce evde atölye kurarak kendimi geliştirdim. Ondan sonra baktım ki daha çok yapmaya başlıyorum ve odağım o yöne kayıyor galeriyi, showroom’u ve atölyeyi bir arada burada açtım. Belirli bir marka oluşturacağım diye açmadım. Yaptığımı daha kolay ve rahat  ve konsantre yapabileceğim bir mekana ihtiyacım vardı. Burada üretiyorum, yapıyorum ve satıyorum. Burası benim ikinci evim, tapınağım, sanat yeri, insanlarla buluşma yeri. Galeriden öte her şey olabiliyor.


Markanızı en iyi yansıtan sözcükler hangileri?
Herhalde özgürlük, çünkü çok özgür bir süreci anlatıyorum hep. Kendi istediğim gibi yapıyorum her zaman. Başından beri de öyle yaptım. Başkalarının yönlendirmesiyle benim takılarım değişmedi. Ben hep kendi istediğim takıları yaptım. Bu yüzden hiçbir zaman özel sipariş de almadım. Çünkü o zaman bir başkasının beğenisi doğrultusunda bir şey yapmam gerekecekti. Ben hep kendimi özgürce ifade etmeyi seçtim. Zaten alan kişi de aynı hissi yakaladığı için aldı. Ben burada daha ruhu olan takılar satıyorum aslında. Takılarımın enerjilerini satıyorum. Karşımdaki kişiyle olan o enerji bütünlüğünü yakalıyorum. Zaman zaman mistik takılar oluyor, zaman zaman daha gerçekçi takılar oluyor. Ama hepsinin bir ruhu var. Aslında en iyi müşterilerim bunu anlayan insanlar oldu. Çünkü mücevher değil sattığım, takı değil… Ben bir ruh yolculuğu satıyorum. Bir ilişki, bir enerji satıyorum. Kişiler kendi ruhlarını, anılarını buluyorlar takılarımda. Bu yüzden de takılarım modanın çok ötesinde oluyor, çünkü kendi anılarıyla bütünleşen malzeme onlar için her zaman değerli kalıyor. Üstünden 20 ya da 30 yıl geçse de takmaya devam ediyorlar, onunla bütünleşmiş oluyorlar. 


Her koleksiyon farklı bir hikaye anlatsa da tasarım yaparken sizi etkileyen vazgeçilmez ilham kaynaklarınız var mı?
Dışarıdan bir kaynağa ihtiyaç duymuyorum. Seyahatleri söyleyebilirim belki. Hindistan seyahati bana çok ilham veriyor. Orada da tabii Hindistan’ın görsel renkliliğinden öte felsefesi, ülkenin dine bakış açısı, insanların yaşam şekli, belki binalardaki desen anlamında bazı detaylar beni etkiliyor. Ya da spiritüel semboller beni etkiliyor. Ama onun dışında yaşamdan alıyorum ilhamı aslında. 


Tasarım ritüelleriniz var mı? Özellikle dinlediğiniz bir müzik ya da size huzur veren bir ortam gibi…
Benim en huzurlu ortamım burada arka taraftaki atölyem. Müziğimi de açıyorum ve kendi içerisinde bir tapınak gibi bir mekan yaratmış oluyorum. Heykellerimi de orada yapıyorum, sadece döküm atölyesine dökülmeye gidiyor. Takılarımı da orada yapıyorum. En huzurlu mekan. Bale eğitimimden ötürü klasik müzik çok dinliyorum, çok da dinlendirici buluyorum. Zaman zaman mantralar dinliyorum.


Her bir tasarım sizin için çok değerli olsa da aralarında sizin için daha özel olan bir tanesi var mı?
Bu çok zor bir soru çünkü 27 senedir sergim olsun olmasın her gün yeni şeyler üretmeye devam ediyorum. Bu benim nefesim. Artık hatırlayamayacağım kadar çok takı var. Hepsi benim üretimim ve o yüzden birini ayırıp çok özel demek kendime saygısızlık olur gibi geliyor.  


Bir sonraki sergi için aklınızda bir fikir var mı?
Ben hiçbir zaman bu şekilde düşünmemişimdir. Ama her zaman son yaptığım serginin birkaç takısı yeni serginin altyapısını oluşturmaya başlar. Çünkü süreç hiçbir zaman bitmediği için başka ne yapabilirim diye düşünmeme gerek kalmıyor. O son takılar yenilere yol açmış oluyor. Sürekliliği oluyor, aynı şey heykellerde de geçerli. 


Bir tasarımcı ya da farklı disiplinlerden bir sanatçıyla iş birliği yapma fırsatınız olsa kimi seçerdiniz?
Her zaman hareketi çok sevmişimdir. Takılarımda da çok hareket var. Bazıları oynar, döner. Heykellerimde de onu yakalıyorum. O yüzden baleyle bağlantılı bir iş birliğini düşünebilirim. Dans ederken üzerinde takıları olan ve dansı heykellerin etrafında yapan bir balerin mesela…


Son sergilerinizden bahsedebilir misiniz?
Bir önceki sergim “Lokum gibi” tamamen Türk tatlılarından esinlenerek yaptığım takı tasarımlarından oluşuyordu. Tabii ki 21. yüzyıl modern takı konseptine uygun olarak stilize edilmiş şekilde. Bu aslında ihtiyaçtan ortaya çıkan bir sergiydi. Hayatın çok zor bir döneminden geçiyordum kendime göre. Tatlılık ve hafifliğe ihtiyacım vardı. “Güzel Olan Sensin” ise biraz şifalanmayla alakalı. İşin sonunda hafiflemek ve mutluluğu yüceltmek için ve sıkıntıyı hafifletmek için başka bir insana duyulan ihtiyaç var.


Spiritüel hayata olan merakınız ilk ne zaman başladı?
Bir arkadaşım Shirley Maclaine’in bir kitabını okuduğunu ve çok etkilendiğini söyledi. Aradan zaman geçtikten sonra kitap fuarında aklıma geldi. Kitabı arıyordum, yayın evini bilmiyordum ve ismini de tam olarak hatırlamıyordum. Hiçbir yönlendirme olmadan doğrudan alt kata indim. Rastgele bir aralıktan sola döndüm, kafamı kaldırdım ve kitap karşıma çıktı. O zaman anladım ki hiçbir şey tesadüf değil.